Siyasete dair düşünceler…

"IMG_0646"
Bu küçük adada siyaset yapmak zordur. Bırakınız siyaset için gerekli ideolojik formasyonu; günlük olarak hem Türkiye’nin siyasal, ekonomik ve sosyal süreçlerini hem de güney Kıbrıs’ı sürekli birebir izlemeyi gerektirir şartlar.
Az gelişmiş sosyo-ekonomik ve kurumsal yapısı ile modern devlet olarak tanımlanabilecek fonksiyonlara sahip olmayan kuzey Kıbrıs’ın, siyaseten doğrudan etki altına alınma potansiyeli temel yapısal sorunudur.
Bu yapısı ile kapsamı siyasi, sosyolojik ve uluslar arası bağlamı gözetmeden adanın kuzeyine dair kapsamlı siyaset geliştirmek mümkün olamayacağı gibi, günlük siyasi reflekslerin de bu derin ve stratejik bağlama oturmadığı sürece eksik kalacağı düşüncesindeyim. Elbette özellikle demokratik, sol siyasi aktörler için.
Kuzey Kıbrıs’ın güneyinden ve kuzeyinden gelen siyasi dalgaların, hakimiyetçi özü çözümlenmediği, bunların ortadan kaldırılmasına dair stratejik öngörüler ise günlük pratikte öldürüldüğü ölçüde, sol siyaset gerçeği terk edip, kendi algı dünyasında huzura dalmaya mecburdur…
Neo-liberal tahakkümün zorunlu ve mutlak kılıp dayattığı tekçi akılların da etkisi ile ideolojik yapıların geriye itilmeye çalışıldığı günümüzde, sol siyaset dünyasının çeşitli temsilcileri, yeni toplum modelleri üretmek ve bu modeller üzerinden hayata dokunmaktan giderek uzaklaştı. Biraz da işin kolayına kaçarak neyin, neden olamayacağı ya da olmaması gerektiği üzerine kurulu, alternatif bütünlükten ve kurucu özden yoksun, salt karşı hegemonya ya da karşı siyasi söylem üretmek üzerinden katı muhalif anlayışa savrularak, varlığını korumaya çalışıyor.
Siyasetin temeli olan dönüştürücü ve kurucu boyutun yerini salt karşı çıkışlara bıraktığı alanlarda, topluma dönük etkin ve verimli sonuçlar üreten sosyo-ekonomik değişimlere ve stratejik siyasi hamlelere imkan tanınamayacağı ise ortada. Maddenin doğasına aykırı…
Buradaki yaklaşım farklılığı, siyasetin üretildiği somut durum ile özgün şartların yok sayıldığı, nitelikli siyasi tartışmaların olmadığı ortamlarda diyalektik bir etkileşimle yeni yaratıcı siyaset kapasitesi oluşturamayacağı da bir diğer gerçek. Artık siyasi içeriği yoğun tartışmalar yerine, dönemin ruhuna uygun, salt yeni filozof, düşünür isimlerinin yer aldığı vurgular ve düz göndermelere tanıklık ediyoruz. Sadece bununla da kalmayıp, tarihi, toplumsal mücadeleyi ve değişimi diyalektik bir süreç olarak değil, bulunulan konum ve bağlama sıkıştırıp, bunun üzerinden sonuç üretme, üretilen şeyi ise mutlak doğru olarak sunma naifliği ile “duruş” yakalanmaya çalışılıyor. Oysa ki, güne teslim olan aklın meseleye dair bütünü kavramadan anlam üretemeyeceği basit gerçeği ortadadır.

Belirtildiği gibi, Kıbrıs tüm bunlar içerinde, siyasete dair zorlu bir alan. Gerek geleneksel egemen Türkiye devlet politikasının, gerekse egemen Kıbrıslı Rum siyasetinin tahakkümcü tavırları farklı bağlamlarda dahi olsa siyasi ortamı ciddi anlamda etkilemekte, sosyal tahribat yaratmaktadır. Sosyal mühendislik girişimleriyle, özellikle Türkiye devlet bürokrasisinin Kıbrıslı Türklerin sosyo kültürel değerlerini tahrip ederek, sunni islam modeline uygun bir sosyal yapıyı zorladığı açık bir gerçektir. Bu tahribatın analizi, ada üzerindeki güç oyunları, egemenlik girişimleri, model ve yöntemleri, Kıbrıslı Türkleri adanın kuzeyini yönetme ve Federal bir barış durumunda ortak eşitliğe yönelme durumunda çok ciddi üzerinde durulması gereken konulardır.

Kuzey – Güney Kıbrıs’ın düşünsel birikim üretecek bir geleneği, kapasiteyi ve özgünlüğü yeterince ortaya çıkaramamıştır. Polemik kültürü olmayan, olmadığı için dinamik düşünsel devingenliği yakalayamayıp kısır şartlar altında memleket kurtarma sevdasına dönüştüren bir diyar bizim burası.
Düşünsel değerler üzerinden siyaset üretmek, ortaklaştırmak ve bunun üzerinden hareket örgütlemek yerini çoktan kişisel serüvenlere bırakmış vaziyette. Duyguların hakimiyeti altında kişisel ikbal arayışı ile hırslar ne yazık ki, ortaklaştırılacak bütünlüğü çoktan ezip geçmiş durumda. Bu noktada anlam yerini anlamsızlığa, düşünce yerini farklı öznel yaşam tercihlerine, ortaklaşma yerini bireyci hırslara terki diyar eyleyerek, profesyonel siyaseti bir mesleğe, bir varoluş biçimine dönüştürüyor. Siyaset, dönüştürme söyleminden, kişinin varoluş sorununa indirgeniyor. Siyasi statü bir varoluşu, düzeyi ise kişinin varlığına dair bir değerlendirme olarak algılanıyor ve o yoksunluk ortamında siyasi hayatın amacı, anlamı çatışmaya ve kişisel savaşa çoktan terk edilmiş oluyor.
Elbette ne için siyaset, neden siyaset sorularını yanıtsız bırakan aktör için bunlar. Tarih ve diyalektik dünyasından geçenlerin derdi bu bağlamdakilerden çok daha farklı.
Türkiye ve güney Kıbrıs boyutları, ya da Kıbrıslı Türklerin tarih, kimlik, toplumsal varoluş ve Federal Kıbrıs bağlamları gözetilerek atılan veya sarf eylenen adım ve sözlerin, sosyo ekonomik şartlar bağlamında değerlendirilmek yerine sorgulanmadan anında olumsuzlanarak yargılanması ve sosyal bir algı operasyonu ile canavar gibi gündeme çıkarılması da Kıbrıs siyasetinin esasına dönüşebiliyor.
Çözüm yöntemi vardır ve bu noktada sol siyasi aktörlerin tarihsel rolleri ve toplumla hareket etme zorunlulukları geleneksel sol çizginin yeni bir perspektifle öne çıkmasını ve asli rolünü oynamasını bir görev olarak öne çıkarıyor.
Bu kadar gerileyen, kişiselleşen ve nefret dili üreten bir kültürle karşı karşıya kalmak üzücü ama gerçek. Bu durumu görmeden ve siyaseten düzeltmeden hamle yapma iddiası da, değişimi yaratma amacı da havada kalmaya mecbur değil mi?

Not: Yenidüzen Gazetesinde, 11 Haziran tarihinde yayınlanmış yazımın düzeltilmiş halidir.