PASOK örneği üzerine: Bir Partinin İntiharı

2009 yılında yapılan Genel seçimlerde yüzde 44 oy alan bir siyasi parti, nasıl olur da tam beş yıl sonra yapılan seçimlerde yüzde 4.7’ye düşebilir ?
Modern Yunanistan’ı kuran parti olan PASOK’un, dönemsel olarak farklı yoğunluk ve tercihte bir siyaset izlemesi ve tarihsel süreç içerisinde kendi iç turarlılığını koruyamayarak siyasi kimlik erozyonuna uğraması bugün ortaya çıkan sonucun temel nedenlerindendir.

1974 kuruluş dönemi ile birlikte özgürlük ve eşitliğin temsilcisi olarak siyasi hayatına başlamış, 1975 Politeknik mücadelesi ardından, Cunta’ya karşı demokrasinin temsilcisi olarak öne çıkmıştı PASOK. Elbette Cunta sonrası dönemin sosyal koşulları ve baba Papandreu ya da Yorgo Papandreu’nun liderlik özelliklerini de kattığımızda ilk dönemde yarattığı ilgiyi daha iyi anlayabiliriz. Özellikle 1970’lerin ikinci yarısında, toplumsal muhalefetin ve demokratik kamuoyunun etkili, demokratik hak ve özgürlüklerin de oldukça geniş olduğu bir ülke olarak not edilmektedir Yunanistan.
1981 yılında hükümete gelmesiyle birlikte siyasi söylemlerini yumuşatan, ABD’ye (özellikle üsler konusu) ve NATO’ya karşı siyasetini değiştiren PASOK, on yıllar boyunca, milliyetçilikten sosyal demokratlığa hatta solculuktan demokratlığa varan farklı siyasi tanım ve kimlik savrulmalarıyla “sol”dan uzaklaşarak “merkez” partisi olmayı siyasetinin ana eksenine getirdi.
Bu zaman diliminde, sosyalistlerce önceleri eleştirinin merkezi ardından da gözardı edilmenin, yok sayılmanın siyasi örneği olan Yunanistan’ın anlı şanlı Partisinin çöküş nedeni ve sonuçlarının, incelenmeye dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

Kırılma noktası…
1990’lar, PASOK’un sosyal anlayışını belirgin bir şekilde terk edip, neo-liberal dönüşüme geçtiği yıllar olarak bilinir. Özellikle 1995 yılında “modernleşmeci” kanadın temsilcisi Simitis’in Partinin başına geçmesi ile birlikte Yunanistan yeni bir döneme girdi.
Sosyal güvenlik ve sigorta sisteminin piyasalaştırılması, emek piyasasının esnekleşmesi, özelleştirme, kamu hizmetlerinin piyasaya devri, taşeronlaşma, kemer sıkma programları gibi konular ardı sıra gündeme getirildi.

Bu dönemde, AB karar mekanizmalarında hakim olan neo-liberal ortodoksi, Simitis tarafından sorgusuz sualsiz kabul görürken, sadık destekleyici olduğu bu düşünce bağlamında kendisinin de öne çıkarılmasına, “parlatılmasına”, olanak tanındı.
Bu anlamda dönemsel olarak özellikle Avrupa sosyal demokrat partilerinin “merkeze” kayma ya da daha açık yazacak olursam sağa kayma, sağ yörüngeye girme siyaseti, “sosyal demokrat PASOK”u da etkisi altına aldı.

Oysa PASOK 1974 yılında kurulduğunda, “mağdurların”, “imtizaylı olmayanların” partisi olarak yola çıkmış yoksul halk kesimlerinin “sosyalist ve halkçı” temsilcisi olarak kendini var etmişti. 1981 yılında iktidara gelişi de yine aynı sınıfın, aynı sosyal tabakanın desteği ile olan PASOK, özellikle neo-liberalizme boyun eğiş ile “belirsiz ve kimliksiz” bir siyasetin temsilciliğine kayıyordu. Temsil ettiği, hak ve çıkarlarını savunduğu eski kesimlerden uzaklaşması, kendini siyaseten merkezde konumlandırması rakibi sağcı Yeni Demokrasi Partisi ile madalyonun iki yüzü olarak değerlendirilmesine yol açtı.

PASOK’un kuruluşundan itibaren sosyal dayanağı olan yoksul ve mağdur kesimlerle giderek arasına “siyasi ve ekonomik” mesafe koyması, doğal bir süreçle, öz tabanından uzaklaşmasına ve kentli orta sınıfa yönelmesine yol açtı. PASOK’un tercih ettiği bu siyaset ise, kendi doğal tabanını ve doğal ittifaklarını yeni arayışlara yöneltti. Hatta sağcı Yeni Demokrasi Partisi bile popülizm yaparak, PASOK’un kendi öz tabanını zamanla yanına çekmeyi başardı. Sağın merkez partisi artık köylülüğün, alt sınıfların temsilcisi haline gelerek bu sosyal kesimlerden ciddi destek aldığı biliniyor.

Değişim/Gençleşme/Yenilenme
Değişim, yenilenme ve gençleşme 1993 genel seçimlerinin gözde sözcükleriydi. Yeni Demokrasi Partisi’nin ülkede değişime olan ihtiyacı vurgulaması, PASOK’u anında vitrin değişikliğine itti. Değişim söylemini rakibine kaptırmamak için anında yeni ve genç kişileri öne çıkararak “birşey” söylemeye çalıştı PASOK yönetimi. Ancak içi doldurulmamış, programa dönüştürülmemiş bir siyasetin, piyasa rekabeti ve reklamcıların zeka oyunlarına malzeme olmaktan başka bir işe yaramayacağı yapılan eleştiriler arasındaydı. Piyasa siyasetinin birer tüketiciye indirgediği vatandaş/seçmen için vitrine konulan “genç ve yeni” kişiler olsa olsa tüketici ilgisini uyandırmak için parlak ambalaja sarılmış birer “yeni ürün”den başka birşey olamazdı.
Bu serüven, Yunan siyasetinin hiçleşme süreci için önemli gösterge olarak düşünülebilir. Çünkü neo-liberalizm dediğimiz şey de kuşattığı alan içinde siyaseti piyasa koşullarına indirgeyip alternatifi öldüren, siyaset arayışını köreltip, siyasi programları aynılaştıran bir süreç değil mi?
Bu durumda kendini siyasetin merkezinde konumlandıran iki partinin, her ikisi de aynı tabana seslenecek ve düşünce, ideal, ideoloji dediğimiz , siyasete anlam katan “temel değerler” silinecekti! Bu anlamda neo-liberalizmi, siyasetin hiçleştirilme serüvenini, vitrin siyaseti olarak da değerlendirmemiz mümkün.
Simitis’ten sonra partinin başına geçen oğul Papandreu, Simitis’in başlattığı siyasete bir “genişleme” ya da “açılım” katarak, rakibi Yeni Demokrasi’den iki büyük transfer yaptı. “Aşırı neo-liberal” olarak bilinen Manos ve Andrianopulos artık PASOK’luydu. Bu iki isim, 1990’lı yılların başında Mitçotakis Başbakanlığındaki kısa süreli hükümette büyük tepki toplayan neo-liberal ekonomi politikasının mimarları olup ve bu siyasetin Yunanistan’daki temsilcileriydi.
Peki “özlenen parlak lider” tanımlaması ile dünyaya sunulan “modernleşmeci” Simitis neden görevini bırakmış ve Papandreu’yu işaret ederek geri çekilmişti? Bu sorunun cevabı konusunda farklı tartışmalar olmakla birlikte, “erdemli ve ahlaklı” bir davranış ile “yönetimi gençlere devretme” iddiasının ötesine bakmakta yarar var. Öncelikle lider değişimi kararı ve yeni liderin kim olacağı parti tabanı tarafından değil, “dar lider ekip” tarafından verildiği çok iyi biliniyor. Bunun yanında, Simitis’in bunu gönüllü olarak kabul etmesinin nedeni olarak, uygulanan ekonomi politikaları nedeniyle kamuoyunda kabaran tepki ve araştırmalarda partinin kan kaybetme eğiliminin ortaya çıkması olduğu ifade ediliyor.
İlginçtir, gayrı demokratik kararla başa geçen, tabana dayatılan, taban tarafından da “baba” hatırına mecburen ya da kerhen kabul edilen Papandreu, göreve gelir gelmez parti mekanizmasını tamamen devre dışı bırakarak, partinin “değişim sürecini” başlattı. Kişisel ilişkileri üzerine kurulu karar alma yöntemi nedeniyle parti mekanizması kısa zamanda zarar görmeye başladı.
Papandreu, Parti’nin siyasi kimliğine dair öngördüğü değişikliği, parti organlarını devre dışı bırakarak yerine getirmek üzere yeni bir çalışma başlattı. Yukarda da belirtildiği üzere partinin siyaseten “merkez”de konumlandırması; neo-liberal aklın benimsemesi; Manos ve Andrianopulos gibi iki neo-liberal’in kadrosuna alınması; “katılımcı demokrasi” diye sadece sözde kalan bir uygulamayı parti içinde başlatarak parti mekanizmasını, organlarını göz ardı etmesi; kendi dar kadro ekibi ile çalışması; parti tabanı ile (“neo bonapartist” bir yaklaşımla) partinin seçilmiş organlarını yok sayarak temas kurması ve karar alması; katılımcı bir kongre yaptığını iddia ederek aslında parti içi muhalefeti dışlaması, örneğin kongrede sadece toplam 3 kişiye konuşma izni vermesi; parti kongresinde delege sistemini kaldırarak ve on yıllardır PASOK’u omuzlarında taşıyan üyelerin varlığını ve iradesini yok sayarak “yurttaş”lara oy kullandırması, parti içi demokrasinin en üst kurumu olan kongreyi bir tür “plebisit”e hatta yorumculara göre “siyasi panayır”a dönüştürmesi; partinin doğal ittifakları ile olan zorunlu bağları yok sayması ve değişim adına yok etmesi…üzerinde durulan konular olarak öne çıkmaktadır.
Tüm bunlar üzerine halkla ilişkiler soslu bir siyasi reklamcılıkla yüzünü halka dönen PASOK yönetimi aslında adım adım kendi sonunu hazırlamaktaydı. Çünkü parti kadrolarının bir kısmı farklı partilere doğru kaymaya başlamış, parti tabanında başlayan arayış parti merkezinin dayattığı ve kendilerine yabancı olan siyaseti çoktan terk etmeye başlamıştı.
Troyka’nın dayattığı 2013- 2016 Orta Vadeli Mali Strateji Programına 6 PASOK milletvekilinin eleştirel tavır almasının ardından partiden ihraç edilmesi de yine PASOK’un üçlü koalisyon döneminde unutulmaması gereken notlar arasındadır. Elbette tüm bu süreçler içerisinde gündeme gelen yolsuzluk iddiaları, partizanlık ve yandaşlığın da toplumda ciddi güven bunalımı yarattığını gözardı etmek mümkün değildir.

PASOK’u elbette diğer sol parti ve sosyalist geleneklerle olan ilişkisini de gözeterek okumak gerekiyor. Ancak ben yine de doğrudan tek bir siyasi parti özelinde durmayı tercih ettim. Ne dün ne de bugün, PASOK ile ideolojik bir akrabalığım olmasa da, bir siyasi parti olarak geçirdiği süreci anlamak gibi bir zorunluluğumuz olduğunu düşünüyorum.
Özellikle son dönemde,
• Parti içi demokrasisini çalıştırmaktan kaçınan ve dar kadro anlayışlarıyla hareket edip, parti tabanını yok sayan,
• Neo-liberal aklı, siyaseti sorgulamak ve reddetmek yerine, ona teslim olan, “kemer sıkma” siyasetinin mimarlığını üstlenen,
• Yolsuzluklara karşı gerekli önlemi almayan,
• Sosyal Demokrat kimliğini yok ederek, kimliksizliği tercih eden ve kendini “merkez”de tanımlamayı tercih eden,
• Parti içi organları yok sayarak, partinin yönetilebileceğine inanan,
• Toplumsal tepkileri değerlendiremeyen, kendi tabanı ve toplumsal öz tabanını, doğal ittifaklarını yok sayarak, dışlayarak farklı toplumsal bir kesimin sözcülüğüne yönelen,
• Kadrolarını anlamak yerine yapılan eleştirileri partiden ihraç ya da yok sayarak yöneteceğine inanan,
• Kendi doğal tabanını ve doğal ittifaklarını dışlayarak siyaset yapabileceğine inanan,
• …
Siyaset tarihine girecek bir örnekten bahsediyoruz aslında. Dünyada özellikle Avrupa’da sağa kayan Sosyal Demokrat partilerin bugün sığındığı güçlü ekonomik koşulların değişmesi durumunda da aynı tarihsel süreçlerin oralarda seyredeceği açıktır.
1981’de her iki Yunanlıdan birinin oyunu alan anlı şanlı bir partinin, 2015’de barajı zor geçerek yüzde 4.7 oy alması oldukça manidardır. 2009 yılına kadar yüzde kırk dolayında bir oya sahip bir partinin, bu tarihten itibaren yenilenme v değişim adına düştüğü siyasi hiçleşme tuzağı tarihsel bir olgudur.
Papandreu’nun 2006’dan beridir Sosyalist Enternasyonal’in Başkanı olması da başka bir tarihsel ironi değil mi? Böyle bir kişiyi Başkan kabul eden bir yapının ne durumda olabileceğini artık varın siz düşünün.

SYRIZA’nın toplumsal kabul görmesinin nedenleri üzerinde düşünürken, PASOK örneğini gözardı etmek mümkün değil. Evet umut SYRIZA’da ve yeni dönem için güçlü bir örnek sunuyor bize. Neden SYRIZA’yı konuşmak ve önemsemek gerektiğini, PASOK’dan hareketle anlayabiliriz sanırım.

Kaynakça:
Stefo Benlisoy, Seçimlerin Bilançosu, Sayı 180 Birikim Dergisi
Stefo Benlisoy, Bir Pirus Zaferi, Haziran 2012, Bianet
Emre Özdemir, Pasok Seçmenleri İktidarda, Mart 2015 Sosyal Demokrat Dergi
Spiros Moskovou, Madalyonun iki yüzü: Pasok ve Yeni Demokrasi, Deutche Welle
Wikipedia
Srecko Horvat, Slavoj Zizek, Avrupa Ne İstiyor? 2015, Can Yayınları