“Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize”

Yaz ayları Kıbrıslıların hüzünle en çok içiçe oldukları aylardır. Her ayın kendine özgü bir hüzün hafızası olmakla birlikte yaz bir yandan acının, bir yandan kurtuluşun, sürgünün mevsimidir.
Kıbrıslı Rum toplumunun, adanın güneyinde bir cam fanus içerisinde yaşarken, gözlerini kuzeye kapayarak günlük hayatın, coğrafyanın ve tarihin gerçeğinden kendileri uzaklaştırmadıklarını, sanal bir dünyada giderek eksildiklerini hissetmemelerinin adıdır, hüzün !
Kıbrıs Türk toplumunun, içinde bulunulan koşullarda ve Türkiye’nin gölgesi altında bırakın gelişmeyi, yol almanın mümkün olmadığını fark edememeleridir, hüzün !
Ama en çok da her iki toplumun da ayrı ayrı bölünmüş Lefkoşalarını, dünyanın merkezi sanmalarıdır hüzün!
Her Kıbrıslının hafızası hüznün ve acının örnekleriyle doludur. Herkesin bir hikayesi ve bir serüveni vardır. Tarihsel olarak baktığımızda, her bir birey, bir diğeri kadar haklı ve bir diğeri kadar suçludur Kıbrıs’ta. Dolayısıya ortaklık noktalarımız ve yarına dair sorumluluk duymamız gerektiren sosyal olgular, suçluluk ve haklılık ikileminin ötesinde şekillenir. Bu şekillenmenin adı “sağlıklı” bir gelecektir.
“Sağlılıklı” bir gelecek ise, yüksek ekonomik imkanlar, dünyaya entegre olmak veya büyük bir gücün gölgesinde yaşamak değildir.
“Sağlıklı bir gelecek”, güvenli ve istikrarlı bir yapılanma demektir. Demokratik ve dünyaya gerçekten açık kollektif bir yapı demektir. Kıbrıs’ta her iki toplumun iradesi ile şekillenecek bir hayat demektir. Bir toplumun, bir diğerini ötekileştirmemesi, dışlamaması, yok saymaması, kabul etmesi demektir. Güç yarışı hiçbir Kıbrıslıya bir kazanç sağlamayacaktır. Her bir toplumun haklılığı bir diğer toplumun varlığını içselleştirip, kabul etmesi ile meşruluk kazanır. Dolayısıyla bu ülkede körlemesine yaşadığımız, şu “güç oyununa” son vermenin zamanı gelmedi mi?
Ben Kıbrıs sorununu, Kıbrıslı aydınların gücü ve etkisi ile ilişkilendirmeyi tercih ederim. Siyasetçi günün sonunda, verili sistem içerisinde kendi gücünü arar. Yani siyasetçi aslında statükoya karşı olsa da, o statükodan beslenerek ve onu yeniden üreterek ayakta durabilir. Kıbrıs sorunu gibi çetrefilli işleri de aslında siyasetçi, diplomat veya müzakereciler çözemez; liderler çözebilir. Çünkü ancak liderler destek aldığı topluluğa veya topluma güven verirler ve toplum desteği alarak kitleyi farklı noktalara yöneltebilirler. Diğerleri olsa olsa işi içinden daha da çıkılamaz hale getirmekte uzmandırlar…
Aydın ise, popülist beklentilerin ötesinde gerçeği, tüm açıklığıyla ortaya koyabilecek cesaret ve bilgiye sahip olup, tarihin ve siyasi bilincin en net ve tanımlanabilir bilgi birikimi ile hareket edendir.
Dolayısıyla, Kıbrıs’ta hayatın her alanına müdahele edip, tabuları yıkacak güçlü entelektüel çıkışlar yaratılmadığı sürece, sürekli söylenme hali somut projelere dönüşmediği sürece, milliyetçi baskı ve tepkilere kollektif demokratik cevaplar verilmediği sürece “müzakerecilerden” Kıbrıs sorunu denen oyunu çözmesini beklemek mümkün müdür?
Kıbrıs sorunu çözüldüğü anda işsiz kalacak olan ve şu anda ekonomik olarak iyice beslenen nice milliyetçi kuruluşun, diplomatın, memurun v.d yarattığı statükonun kabuğu ancak tabu yıkıcıların cesareti ile kırılır.
Bu adanın kaderi aydınlarının niteliği ve niceliği ile eşdeğerdir. Buna üzülmek ya da sevinmek sizin tercihiniz…
* * * *
Değerli Türkiyeli şair Hilmi Yavuz, Nazım Hikmet adlı şiirinde der ki: “halkımız, gülün sesini savurup/bir türkünün kekiğinden tüterken/der ki, böyle yazılır sevdamız/hüzün ki en çok yakışandır bize/belki de en çok anladığımız”