Dostlar Alışverişte Görsün!

Kıbrıs müzakere süreci içinde bulunduğumuz hafta itibarıyla yeni bir döneme girdi. Bugüne dek yapılan tüm görüşme dönemlerindeki aktörlerden farklı bir siyasi duruş ve vizyona sahip yeni Kıbrıslı Türk lideri Eroğlu’nun ve Kıbrıslı Rum lider Hristofiyas’ın hangi siyasi düzlemde yol alacağını bekleyip göreceğiz.
Kıbrıs Türk siyasi hayatında Derviş Eroğlu’nun kendine özgü bir siyasi damarı temsil ettiğini söylemek zor olmasa gerek. Bu temsiliyet ile, belli oranda Denktaş da dahil diğer tüm Kıbrıslı Türk siyasilerden farklı olarak, 74 sonrası dönemin şekillendirilmesinde yani adada şu an var olan statükonun kalıcılaşmasında çok etkili bir rol oynamıştır.
“Çözümsüzlük çözümdür” sloganının sosyo ekonomik zeminini yaratan ve Kuzey Kıbrıs’ta bunun toplumsal karşılığını üreten kişidir. Uzun yıllar boyunca, aşırı milliyetçi söylemlerle, savaş sonrası dönemin ekonomik olanakları üzerinden siyaset yaparak icraatın başında kalmayı başarmıştır. Ganimet politikasının mimarı, çözümsüzlüğün meşru lideri olagelmiştir.
Denktaş, kendi içerisinde tutarlı bir ideolojiye sahip bir inanç adamı iken Eroğlu, bu ideolojik hiyerarşide sürekli alt düzeylerde kalmış, toplumsal liderlik kapasitesi sürekli sorgulanmış bir siyasi kişiliktir. Ancak küçük ve kendine mutlak bağlı kadro organizasyonları ile büyük alanlara nüfuz etme becerisi ile kendi partisinin sürekli bir numarası olmayı her zaman başarmıştır.
Dolayısıyla bugüne dek kendisinden bir toplumsal projenin ya da bir bütünlüklü düşüncenin adamı olarak bahsettirememiştir. Kuzey’deki siyasi yapılanmanın sınırlarında siyaset yapma tercihi, “dar alanda kısa paslaşmalar”ın başarılı siyasi aktörü olarak nam salmasına neden oldu.
Elbette, on yıllar boyunca süren milliyetçi “anavatana şükran” söyleminin nimetleri bittiği gün, “derya içre olup deryayı bilmeyen balık” misali “biz de çözüm isteriz, çözümü kim istemez ki” diyerek, muğlak çözüm kelimeciği ile gündeme gelmiş, lider seçilmiştir.
Bugüne dek kendisinin Kıbrıs konusunda rasyonel, bütünlüklü ve kalıcı bir çözüm düşüncesi olmamıştır. Çünkü en temel beklentisi ayrılıkçılık yani çözüm değil, çözülmedir. Arkasına sığındığı ve iki ayrı egemen devletin bir araya gelmesi olarak tanımladıkları konfederatif çözüm modelinin Kıbrıs için irrasyonel olduğu ile ilgili bilgilendirildi mi, bilmiyorum. Ancak ileri sürdüğü ya da dolaylı yoldan masaya koyduğu noktada, ne BM’nin, ne de Kıbrıs Rum liderinin bu görüşü ciddiye alacağını düşünmek olası değildir.
Bir süre önce BM parametreleri ile ilgili, bu parametrelerin dışında da hareket edebileceğini, bunları değiştirilebileceğini anlatan bir siyaset ile ne kadar yol alınabilir?
Türkiye’nin uluslararası alandaki konumunu zorlaştırmamak amacıyla atılacak adımların stratejik ve rasyonel olmaktan öte taktiksel olacağını bugünden öngörmek mümkündür.
Yani çözüm sürecinin dinamik bir boyuttan, kısır bir boyuta çekileceğini; bunun iç politik bağlamda Hristofiyas’ın da elini rahatlatacağını ifade etmek yanlış olmaz.
Bu noktada “Kıbrıs Oyunu”nun satrançtan çıkıp lingiri’ye döneceği, kalıcı çözüm için akılcı yaklaşımlar yerine masada üstün olmak adına ağır tahribata neden olacak bir siyasi çatışmaya girişileceğini düşünmek abartı olmaz sanırım.
Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun, selefi Talat’ın bıraktığı yerden başlayabilmesi de mümkün değildir! Başlayacağı ifadesi, Talat’ın bundan önce “masa”da attığı tüm adımlara onay vereceği demektir ki, bu maddenin doğasına aykırı bir şeydir. Kendi siyasi varlığını Talat’ın anti tezi olarak kuran ve seçim kazanan bir siyasetçi kendini nasıl sıfırlayabilir, nasıl inkar edebilir?
Tek egemenliği, tek uluslararası kimliği kabul edip Federasyon çerçevesinde sürece dahil olabilecek bir kişi elbette değildir. Nasıl ki Talat’ı ayrılıkçı bir çizgiye oturtamazsınız, Eroğlu’nu da aynı çerçevede federasyona razı edemez, ondan bunu savunmasını bekleyemezsiniz.
Masa’dan kalkmama politikası ile oynanacak yeni oyunda liderlerin gözleri, kendi karşısında oturanda değil, masanın başında oturanda olacaktır…
Taraflar uluslararası güç karşısında ne nedenli barış istediklerini, pürü pak olduklarını anlatacaklardır.
Bir süre sonra…
Bir taraf çok iyi niyetli olduğunu, çözüm istediğini, Talat’ın yolundan gittiğini ama bu işin bu Rum toplumu ile olamayacağını, dolayısıyla “anavatanının” sürdürdüğü “yeni dış politika” çerçevesinde giderek, dışardan birilerine bak ne güzel yan yana yaşıyorlar, çözümü bu kadar zorlamaya gerek var mı? sorusunu sordurmaya çalışacak…
Bir diğer taraf, Talat ile biz ne güzel işler yapıyorduk, bunlar Türkiye’nin adamları, bunlar ile bu iş olmaz, zaten Talat’a seçimi Türkiye kabettirdi, ben dünyaca tanınmış AB üyesi bir devletim kardeşim, bu işler o kadar da kolay değil deyip, uluslararası hukuk ve AB kartlarını Türkiye üzerinde bol bol kullanacak…
Derviş ve Dimitris, “dostlar alışverişte görsün” diyerek, “dost”ların kendileri için “iyi” kararlar vermesi için kavga edecek.
Biz federalistler için bu dönemde geriye, balığa çıkmak, sıcak Kıbrıs akşamlarını bir duble içki ile renklendirmek ve yeni bir kavgaya nasıl başlayacağımızı muhabbet etmek kalıyor.
Sıkıcı bir döneme girmedik mi ?