Çözümün asli oyuncuları

Rumların çoğunluğu, çözümün Kıbrıs Cumhuriyeti'ne dayalı olmasında uzlaşıyor. Papadopulos- AKEL uyumuna denk gelen bu bakış, Türklerin çözümün asli oyuncusu olduğunu algılayamıyor
"Papadopulos'u desteklemeniz hataydı" diye serzenişte bulunduğu AKEL yöneticisi arkadaşım, "Yanılıyorsun o değişti, hem sen onu değil partiyi (AKEL'i kastederek) dikkate almalısın, ondan biz sorumluyuz" demişti. Bunu hiç unutmadım, ben ona değil AKEL'e bakmalıydım… Bu açıklama şuna karşılık geliyordu aslında, bir, onun gerçekten değiştiğine inanıyorlardı,
ikincisi de kendi kendilerine ve ona 'aşırı' güveniyorlardı. Oysa Papadopulos'un başkanlık seçimlerinde AKEL tarafından desteklenmesi Kıbrıslıtürklerin son dönem hayal kırıklıklarının başlangıcıydı.
Çözüm yanlısı bir parti nasıl olur da geçmişi karanlık, aşırı milliyetçi, katı ve yapıcı olmayan bir kişiyi desteklerdi? Bu soruya hiçbir zaman cevap bulunamadı veya yanıt alınamadı. AKEL, hiçbir zaman tatmin edici, gerekçeleri güçlü bir cevap veremedi. Sürekli olarak bu konu geçiştirildi. Oysa Papadopulos daha aday iken yaptığı açıklamada, geçmişinin günahlarını temizlemeye çalışmak yanında, iki önemli konunun altını çiziyordu; önce Kıbrıslıtürklerin adaylığı için gösterdiği sert tepki karşısında,
"Kıbrıslıtürklerin rollerinin, bizim adayımızın kim olacağı konusuna kadar genişlediğini sanmıyorum" diyerek, Kıbrıslıtürklerin siyasi ve aslında doğrudan çözüme dönük rollerinin sınırlarını belirlemeye çalışıyor, bir de şunu diyordu, "Türkler yeni bir devletin oluşumunu, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin devamı olduğunu kabul etmiyorlar mı? Kabul etmiyorlarsa o zaman sorunumuz vardır." (2-2-2003, Politis gazetesi) Aslında bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti'ne dayalı bir çözümden bahseden Papadopulos, bir diğer yandan
'o' cumhuriyetin başkan adayı olarak, ilginç bir çelişkiye düşerek, resmi Kıbrıs Rum egemen söylemi ile 'vatandaşları' olan Kıbrıslıtürklerin tepkilerini, eğilimlerini siyaseten dışlıyor, yok sayıyordu. Bu çelişkili mantık yürütmenin altında yatan anlayış ise, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin esas olduğu ancak Kıbrıslıtürklerin bu cumhuriyetin bir esası olmadığıdır.
Dikkat çeken konu, çözümün Kıbrıs Cumhuriyeti'ne dayalı olması üzerinde, Kıbrısrumlarının çoğunluğunun ciddi bir uzlaşma içerisinde olduğudur. Bu, ağırlıkla AKEL-Papadopulos uzlaşmasıdır. Kıbrıslıtürklerin kesinlikle kabul edemeyeceği adına çözüm denen bu formül, bu ikili için gayet anlaşılır bir uzlaşı ve anlayışın ürünü. Evet her ikisi de çözüm istiyor, her ikisi de Kıbrıs Cumhuriyeti'ni savunuyorlar ve çözümün bu devlet yapısına dayalı olması gerektiğini vurguluyorlar. Hatta, Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin AB üyeliğini, 'işgalci' Türkiye ile hesaplaşmak için kurulmuş ulusal stratejinin parçası olarak görüyorlar. Bu ortak, daha doğrusu Ulusal Konsey merkezli ulusal stratejide amaç, araç ve hedef net olarak çizilmiş olsa da dışarıda bırakılan, önemsenmeyerek dikkate alınmayan unsur, Kıbrıs sorununun çözümünde etkin bir siyasi özne, güç olduğu hesaplanamayan Kıbrıslıtürkler olmuştur. Çözümün asli oyuncularından
bir tanesinin Kıbrıslıtürkler olduğu hiçbir zaman algılanamadı. Ve Kıbrıslıtürklerin de çözümün içeriği, biçimi, zamanlaması ile ilgili söyleyecekleri olduğu, kendi toplumsal çıkarlarını gözeteceği!
Papadopulos'un seçimi AKEL'in desteği ile kazanması ile birlikte oluşan yeni durumda AKEL'in konumunu eski Başkan Klerides şöyle açıklıyordu
"Sanırım AKEL çözümden umudunu kesti. Denktaş görevde olduğu müddetçe hiçbir anlaşma olamayacağına kanaat getirdiler. Ve dediler ki 'Madem çözüm olmayacak bari hükümete girelim.' Hükümete girme karşılığında Papadopulos'u
desteklemekte anlaştılar." (3-9-2003, Radikal)
Klerides'in ifadesiyle, 'Denktaş görevde olduğu müddetçe' çözümden umudunu kesen AKEL, 14 Aralık'ta Kuzey Kıbrıs'ta yapılan genel seçimlerin ardından aslında hiç beklemediği bir şekilde, karşısında çözüm yanlısı bir siyasi güç buldu. Her ne kadar Kıbrıslıtürklerin çözüm yanlısı mücadelesini
'ayakta alkışlasa' da, Kıbrıs'ın kuzeyinin Türkiye'nin işgali altında olduğu, bu nedenle işgal koşullarında işgal bölgesinde yapılan seçimlerin ve seçilen temsilcilerin beledi hizmetlerin ötesine Ankara'ya rağmen (ki askeri kastediyorlar) siyasi bir etki, güç ve işlevi olamayacağı önyargısı ile gelişmeleri değerlendirdi. Bu çerçevede Türkiye'nin çözüm yönündeki görüşlerini analiz etmede TC Milli Güvenlik Konseyi ve Genelkurmay Başkanı'nın açıklamalarını tek ve mutlak veri olarak aldı, halen de alıyor.
Bir bir yitirilen argümanlar
AKEL, Kıbrıslıtürklerin, Kıbrıs'ın kaderini belirleyebilecek bir siyasi güce sahip olamayacağı tespitini açık veya saklı sürekli tekrarladı. Her ne kadar Kıbrıslıtürk barışseverleri birer 'küçük kardeş' ya da 'kahraman' olarak niteleseler de, kendilerince kuzeyde mutlak egemen Türkiye'dir ve Türkiye'de dikkate alınacak mutlak siyasi egemenlerse askerlerdir. Kendi statik düşünce yapıları bağlamında, bu, dün de böyle idi bugün de böyle, hatta yarın da böyle olacaktır. Ne Türkiye'deki sosyal değişimler, ne iktidar yapısı ne de değişen güç dengeleri ve ulusal hedefler doğru analiz edilebildi. Bu nedenle Türkiye'nin 'oyununa gelmemek' için bir Kıbrıs Rum ulusal hedefi haline gelen AB sürecine doğru kararlı adımlarla ilerlemek ve bu sürecin ardından, Türkiye ile hesaplaşılarak Kıbrıslıtürklerin de kurtuluşu demek olan 'ada'nın yeniden birleştirilmesine" ulaşmak gerekiyordu. Çünkü Türkiye'nin çözüm perspektifi samimi, gerçekçi olamazdı ve bu anlamda Kıbrıslıtürklerin Türkiye'nin çözüm yönündeki yeni siyasi perspektifini dikkate almaları aşırı saflıktı. İşte böyle bir siyasi anlayışla hareket eden AKEL, Türkiye'nin AB üyelik süreci, aktif çözüm politikası ve Kıbrıslıtürklerin kararlı mücadelesi sonucu tüm çözüm argümanlarını bir bir yitirdi.
İki konuda hatırlatma yapmakta fayda var: Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB üyeliği yoğun bir şekilde tartışıldığı dönemde gündeme gelen, Türkçenin de Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası çerçevesinde, Avrupa Birliği'nin resmi dili olması konusunda Kıbrıslıtürklerin kültürel yani sosyal ve bu anlamda toplumsal duyarlılığı asla anlaşılmayarak, politik manevra ile konu yok sayılmaya çalışıldı. Bu yok sayış, önemsemeyiş aslında birlikte ortaklık kuracağı bir kültüre gözlerini kapatmaktan başka bir şey değildi. Bu konuda yapılan açıklamalar sürekli muğlak ve kaçamaktı. Bu tür bir kültürel yok sayış, örneğin Kıbrıslırum aydınların oluşturduğu 'Solution Now' adlı sivil toplum örgütünün düzenlediği 21 Nisan 2003 tarihli seminerde, AB üst düzey yetkililerinin önünde gündeme getirildi. Kıbrıslırum aydınların, Türkçenin resmi AB dili olması gerektiğini vurgulayan sözleri ve hak veren eleştirilerine rağmen, Klerides döneminin hükümet sözcüsü, siyaset adamı Papapetru bile topu AB Komisyonu'na atarak, 'Ben Çince'nin de AB resmi dili olmasına karşı değilim' diye konuyu geçiştirmesi, kaçamak ve gayrı ciddi yaklaşım olarak nitelendirildi.
Oysa çok basit olarak, AB Komisyonu ile geçmiş dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti AB görüşmecisi Vasiliu arasındaki uzlaşmanın bir sonucu idi, Türkçenin anayasal olarak resmi dil olmasına rağmen AB resmi dilleri arasına alınmaması. Bu gerçeğe ulaşmak zor değildi, ancak Kıbrıslıtürklerin tepkisi ve konuya hak veren Kıbrıslırum aydınlara rağmen, AKEL dahil hiçbir siyasi parti en küçük bir anlayış ve çaba geliştirmedi. Ve konu unutulmasa da, bahsedilen seminerden bir gün sonra kapıların açılması ile yeni gündeme mağlup oldu. Kıbrıslırum siyasilerin, Kıbrıslıtürkler Kıbrıs Cumhuriyeti'ne ne kadar sahip çıkıyorlar ki Türkçenin AB resmi dili olmasını istiyorlar, şeklindeki ifadeleri, her şeyi nasıl birbirine karıştırdıklarını gösteren her yönü ile oldukça anlamlıydı!
Üstünlük kompleksi
AKEL, Kıbrıslıtürkler ile en yakın ilişkiyi kuran parti olmakla birlikte, aşırı özgüvenini ve üstünlük kompleksini korumaya özen gösterdi. Büyük halkın büyük, adanın tek ve mutlak sol partisi kompleksini, Soğuk Savaş uzun süre önce bitmesine rağmen üzerinden atamadı. Dünya sol hareketinin değişken, dinamik ve risk içeren mücadelesini Kıbrıs'taki siyasi koşullar nedeniyle bilinçli olarak erteleme, göz ardı etme olanağı buldu. Koşulların varlığı, varlığın koşuluna dönüştü. Kendi deyimlerince işgal koşulları ve bunun devamı kendi 'üstün' ve 'güçlü' varlıklarının devamı için bir koşul haline geldi. Amacın araca yenik düştüğü bu koşullarda Kıbrıslırum göçmenler üzerinde en etkili siyasi partinin AKEL olduğu, aldığı oy oranlarından ortadadır. Göçmenlerin evine dönmesi, Girne'deki dönüş özlemi ve korku üzerine siyasi oyun oynamayı, söylem geliştirmeyi ihmal etmedi. Bu canavarın daha sonra kendisini yöneteceğini göz ardı etti. Canavar, milliyetçilikten başka bir şey değildi.
AKEL ve Papadopulos, mağlup gururu takınarak, 1974'ten sonra Kıbrıs Cumhuriyeti'ni bir siyasi araçtan çıkarıp bir kutsal amaca dönüştürdü. AKEL, aynı devlete sahip çıkmaya çalışan siyasi rakipleri ile de yarışa girerek sol bir parti iddiası ile devlete sahip çıkmanın öncülüğünü yapmaya girişti. Kıbrıs Cumhuriyeti devleti kutsandı, yüceltildi ve tartışılmaz kılındı. Bu, siyasi kadrolara ve toplumun seçkinlerine dönük bir perspektif olmaktan çıkarılıp, bir siyasi kültür, toplumsal duyarlılık haline getirildi. Devlet, Kıbrıslırum toplumunun tüm kesimlerinde ortak uzlaşma noktası olurken, Kıbrıslırumlar için güvence, varlık ve gelecek üçgeninde duyarlılık, tehlikeli, kutsal bir boyuta indirgendi. AKEL, demokratik bir oluşum olarak algıladığı ve aşırı uçları yumuşattığı iddiasında olduğu Ulusal Konsey'de siyaseten kuşatılanın ve demokratik siyaset, söylem ve açılımdan uzaklaşanın bizatihi kendisi olduğunu da algılayamadı.
Güneyden mağrur, güçlü ve haklı görünen AKEL'in fotoğrafı kuzeyden çok daha berrak görünebiliyor. Papadopulos, Annan Planı için işgalin meşrulaştırılmasıdır dediğinde, AKEL Genel Sekreteri bunun neredeyse yanlışlıkla söylendiğini ifade edecek kadar kendisine sahip çıktı. Çünkü gerçekten AKEL, kendini Papadopulos'tan sorumlu görüyor(du).
Kıbrıs'ta siyasi bir çözümün ancak Kıbrıs Cumhuriyeti devletine dayalı olabileceğini sürekli plenum kararları ile yeniden üreterek, bu anlamda Kıbrıs sorunun çözüm modeli her ne olursa olsun en temel konuda Papadopulos ile hemfikir oldu: Çözüm Kıbrıs Cumhuriyetine dayanacaktı!
"Herhangi bir biçimde devlet halefliği kabul edilemez. Kıbrıs Cumhuriyeti devam etmeli ve devlet yapısı iki bölgeli, iki toplumlu federasyona dönüştürülmelidir.
Uluslararası sözleşmeler ve Kıbrıs Cumhuriyeti yasaları geçerliliğini korumaya devam etmelidir. Yasadışı devletin imzaladığı sözleşmeler ve ona devlet boyutu veren yasaları geçerli olamaz." "Çözüm Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve tek ve bir egemenliğini sağlamalıdır. Birleşmiş Milletler kararlarında tarif edildiği biçimiyle iki toplumun siyasi eşitliğini, tüm Kıbrıs vatandaşlarının insan hakları ile temel özgürlüklerini sağlamalıdır." (11-10-2002, AKEL M.K. Polit Büro Açıklaması)
Soyut söylemle kaçış
Yukarıdaki alıntı Annan Planı açıklanmadan hemen önce yapılmıştır. Bu tarihten tam bir ay sonra iki bölgelilik, iki kesimlilik, siyasi eşitlik üzerinde şekillenmiş bir ortaklık devleti olan Annan Planı'nın ilk versiyonu taraflara sunuldu. Oysa yukarıdaki açıklama, hemen hiçbir Kıbrıslıtürk tarafınan kabul edilemezdi. Çünkü iki bölgeli bir Kıbrıs Cumhuriyeti tezi, Kıbrıslıtürklerin için nereden bakılırsa bakılsın siyasi eşitliği dışlamakta ve bu anlamda kabul edilebilir bir çözüm perspektifi açıkça geçersiz kılınmaktadır. Bu açıklama aslında Papadopulos'un Kıbrıs Cumhuriyeti için "Kabul etmiyorlarsa o zaman sorunumuz var" ifadesinin genişletilmiş AKEL yorumudur.
Plan sunulduktan sonra siyasi düşüncelerini açıklamayan AKEL, bir tek konuda planı sürekli olarak eleştirdi: Plan işlevsel değildi… Oysa bu soyut söylemin bir kaçış olduğu, hiçbir zaman alternatif önerileri olmadığı ve Klerides'in açıklaması bağlamında ne yazık ki Denktaş'ın arkasına sığındığı açıktı.
Kapılar 22 Şubat 2003'te açıldıktan sonra, hiçbir AKEL yöneticisi barış yapacağı insanlar ile görüşmek, onları tanımak için kuzeye geçmedi. Kıbrıslıtürkleri bir kahve içimi ziyaret etmedi. Çünkü 'Denktaş rejimi kendilerinden pasaport göstermelerini istiyordu ve bu da KKTC'yi tanımak demekti.' İnsanı kutsamak yerine devleti kutsamayı tercih eden AKEL, bu tavrıyla Kıbrıslıtürkler ile olan ilişkilerinde önemli zemin kaybetti.
İnsan ilişkileri, toplumsal algı, gerçekçi değerlendirme ve idealler, çok yazık ki gururu ve devlete tapınmayı aşamadı. Sonuç malum!
Asım Akansoy: Yenidüzen gazetesi yazarı
17-05-2004