Çözüm süreci ve Sol… Kathimerini

Kıbrıs’taki bölünmüşlüğün giderilmesinin ve federasyon temelinde bir çözüme ulaşmanın önündeki en temel sorun, adada oluşan statükodur.
Her iki toplumdaki egemen ideolojik damar olan milliyetçilik üzerinde kendini şekillendirmiş olan statüko, verili koşulların devamı konusunda tahmin edilenden çok daha köklü ve güçlüdür.
1950’li yıllardan itibaren sadece adanın bölünmesi değil, adada yaşayan iki büyük toplum arasındaki kültürel yarılma, ne yazık ki var olan statükonun nefes almasını, kendini yeniden üretmesini sağlıyor. Böyle bir ortamda, verili durumun radikal dönüşümü olarak niteleyebileceğimiz Federasyonun inşa edilmesi oldukça zordur. İç dinamikler açısından, bu tür bir inşa süreci, devrimsel bir nitelik taşır.
Liderlerin, salt kendi kapasitelerine indirgenmiş pazarlığa dayalı bir müzakere yönetiminin, bir tür mühendislikten öte yapabileceği birşey yoktur. İnsani özünden arındırılmış, karşılıklı her iki statükonun (her iki kültürel donmuşluğun) kendi konumunu yükseltme veya yitirmeme düşüncesi, kırılgan, verimsiz ve riskli bir yöntemdir. Müzakerelerin hegemonya savaşının özünde yatan neden, verili koşullar üzerinden yeni bir durumun kurgulanma girişimidir.
Verili koşulların her iki toplumda egemen milliyetçi unsurlar tarafından beslenegelmesi de, olası bir barışın önünü tıkayan veya manipülatif/spekülatif yöntemlerle kırılganlaştırılan temel gerekçedir.
Son müzakere sürecinde iki tane (cep telefonu şebekelerinin entegresi ve Derinya-Aplıç kapıları) güven artırıcı önlem uygulamasının hayat bulamamasının arkasındaki temel etmen nedir?
Bu bağlamda, toplumların iradesini “doğrudan” yansıtılmadığı, temsil eden lider aktör üzerinden sürecin şekillendirildiği, sivil toplum dinamiğinin geriye itildiği, toplumsal yakınlaşmanın projelendirilmediği, “geçmişle hesaplaşma ve hakikat komisyonları”nın kurulmadığı, federal kültürün inşa edilmesi çerçevesinde toplumsal yüzleşmeye kapalı olduğunu bilinen bir müzakere stratejisinin verimli olması, sonuç üretmesi ve sağlam temeller üzerinden inşaya yönelmesi mümkün değildir.
Toplumsal içselleştirme yaşanmadan, ortak kültür yaratılmadan, federal bir değerler bütünü üzerinden ortak bir yaşam inşa edilmeden hakim statükoların kırılma veya dönüşme şansı oldukça zayıftır. Yani yeni ortak değerin/kültürün bir program dahilinde oluşumu, dönüştürücü iradenin adil, eşit ve modern bir yeni yapıya yaratma adına oldukça önemlidir.
Sonuç olarak, yarın yüzyıldır değişmemiş olan hakim müzakere stratejisi ile, toplumsal dönüşümü Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Rum ve diğer toplumların yararına gerçekleştirmemiz için sihirli bir değnek gerekir.
Çünkü Kıbrıs sorunsallaştığı günden itibaren, uluslararası güçleri kendi alanına çekmiş bir ülke. Emperyalist güçlerin gözlerini kamaştıracak kadar da değerli bir jeopolitik coğrafyada. Küçük nüfusu ile kolay manipüle edilebilmesi ise büyük bir zaafiyet noktası. Toplumsallaşmamış bir çözüm sürecinin, uluslararası gelişmelere, dalgalanmalara bağlı kalacak olması, çözüm iradesini ada toplumlarının dışına kaydıracak olması her zaman büyük risk yaratmış ve neredeyse bugüne dek “ortak yaşam” adına taş taş üstüne konulmamasını doğurmuştur.
Örneğin, bugün yaşanan krizi de temel olarak, kendi özgün dinamiğini yaratamamış iki toplumun dış etkenlerin yarattığı etkiler, yüzleşmemeden kaynaklanan psikolojik bariyerlere teslim edilmekte olduğunu düşünmekteyim.
Bu bağlamda, bugüne dek Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum sol hareketlerinin çeşitli samimi temaslarına rağmen, toplumsal dönüşümü sağlayacak radikal dönüşüm programlarına imza atamadığını, her iki statükonun etkisi altına gerekli hamleleri yapamadığını görmekteyim.
Sonuç olarak, başlayan ve bize bir imkan sağlayan müzakerelerin defterini dürmeden, yukarda bahsettiğim toplumsallaşma dinamiğini dahil edeceğimiz bir boyuta geçilmesi elzemdir.