Tassos Papadopulos, geçtiğimiz hafta iki önemli söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşilerin birbiri ile tamamen paralel üslup ve siyasi içerikte olmasının dikkat çekiciliği yanında, Başkan olduktan sonra ilk kez açıkca siyasi özlemlerini tehditkar bir açıklıkla ifade etmesi oldukça anlamlıdır. Kıbrıs sorununu “yoldaşı” AKEL lideri Hristofyas ile birlikte içinden çıkılmaz bir güzergaha sokanTassos Papadopulos, ABD’nin İran’a yönelik müdahale olasılığı çerçevesinde, Kıbrıs’ın ABD tarafından Türkiye’ye siyasi kurban verileceği, hediye edileceği endişesi hatta korkusuyla konuşuyor. (“korkularla dolu bir röportajdı”, Simerini 04.05.06) ABD, İran’a yönelik herhangi bir yaptırım gerçekleştirebilmesi için, Türkiye’nin dolaylı veya doğrudan onayını almak durumunda kalacaktır.
Bu gerek coğrafik gerekse toplumsal veya dini yakınlık çerçevesinde bir tür zorunluluk olarak değerlendirilebilir. Papadopulos, böyle bir durumda, ABD’nin, Türkiye’nin “beklentilerini” karşılayan Annan Planı benzeri bir planı Kıbrıs için yeniden gündeme getireceğini varsayıyor. Bu senaryonun önünü almak ve pozisyonunu şimdiden Kıbrıs sorunu ile ilgili taraflara duyurmak amacıyla konuşurken, aslında siyasi arzularını dile dökmekten kendini alamıyor.
Kıbrıs Rum liderinin, Başkan olmadan önceki açıklamalarından anladığımız kadarıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dayalı, çok toplumlu (Rum, Türk, Maronit, Ermeni, Latin) üniter bir devleti savunan Papadopulos’un temel argümanı mal ve nüfus oranlarıdır. Bu çerçevede ada nüfusunun yüzde sekseni dolayında olduğunu iddia ettiği Kıbrıs Rum nüfusu karşısında, Kıbrıslı Türk toplumunun sayısal büyüklüğünün toplumsal eşitliği gerektirecek düzeyde olmadığını savunuyor. Bu nedenle yüzde onsekizler dolayında olduğunu iddia ettiği Kıbrıs Türk nüfusun ayrı bir yönetsel yapı ile çözüm modeline entegre olmasını kabul etmeyerek, bunu çeşitli örneklerle gerekçelendirmeye çalışıyor: Ekonominin uyumlaştırılması ve kapasite, devletin temsiliyeti, egemenlik gibi…
2 Mayıs tarihli Yunanistanın Elefteros Tipos gazetesi ile yaptığı söyleşide, Annan Planı’nın, Türkiye’ye AB sürecinde kolaylık sağlamak amacıyla şekillendirildiğini anlatan Papadopulos, Türkiye ile ABD arasındaki yakın ilişkiden duyduğu endişe yanında, ABD’nin ilgisini kazanmak için Kıbrıs Helenizminin çıkarlarını kurban etmeyeceğini belirtiyor.
Türkiye’ye yönelik tehditkar söylemleri arasında en dikkat çekici olanı ise Kuzey Kıbrıs’ın statüsünün yükseltilmesi ile ilgili olanıdır. Böyle bir durumun çeşitli devletlerdeki etnik toplumların ayrılma eğilimini güçlendireceği ve örnek teşkil edeceğinden hareketle, Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürt nüfusun ayrılma olasılığının gündeme geleceğinden bahsetmektedir. Hem siyasi bağlam dışında oluşu, hem de Türkiye’nin yüksek duyarlılık göstereceği noktaları gözü dönmüş bir kendini bilmezlikle gündem yapmaya çalışması rasyonel düşünceden ne denli uzaklaştığının açık bir göstergesidir.
Pek çok önemli vurgu arasında, özellikle Kıbrıs sorununun çözümü için yeni bir devlet kurulmasına olan karşıtlığını ifade etmesi, Vasiliu ve Kliridis’in yeni bir devletin kuruluşunu kabul ettiğini ancak kendisinin bunu değiştiremediğini berlirtmesi önemlidir.
4 Mayıs tarihli Fransız L’Express dergisinde ise, Kıbrıslı Türklerin “her yerde azınlık” olduğunu belirterek, buna gerekçe olarak yukarıda da anlattığım gibi nüfus ve mülk oranlarını öne çıkararak, şu açıklamayı yapıyor: “Nüfusun 82%’si Rum iken, iki belirgin bölge ve iki toplumsal yapı içeren bir devleti kesinlikle reddediyoruz.” “Üniter bir devletin yasallığının ve iyi işleyişinin bloke edilmesine müsaade edecek bir sistemi kabul edemem.”
Bu kadar ifşaat sanırım kısa bir durum analizi yapmak için yeterli…
“Başkan” Papadopulos bu tarihi açıklamayla, Kıbrıs Rum toplumunu temsilen tercih ettiği siyasi yolu yeterince açıklıyor.
Kendisini, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak, Türkiye’ye karşı stratejik uzun vadeli bir savaşta görüyor. Bu uzun vadeli savaş, Türkiye’nin AB sürecinde uluslararası hukuk zemininde küçük ya da büyük adımlarla sürecektir. Amaç, Türkiye’nin askeri varlığının adadan çekilmesini sağlarken, üniter, çok toplumlu, çoğunluğun siyasi üstünlüğünün egemenliğindeki Kıbrıs Cumhuriyetini yeniden tesis etmektir. Çözümden kastı budur…
Bu noktada değil Annan Planı, 1977 – 79 doruk anlaşmaları yani iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyon tezi dahi siyasi argümanları arasında değildir. Kabul edilebilir, realist, uluslararası gerçeğe, toplumların beklentilerine uygun bir siyasi çözüm kaygısı kesinlikle taşımamaktadır.
Siyasi perspektifinde, Kıbrıs Türk toplumu, varlığı, iradesi, lideri, Cumhurbaşkanı gibi bir siyasi özne kesinlikle yoktur. Kıbrıs Türk toplumunun ayrı toplumsal varlığını kabul etmediği için de bu varlığın siyasi iradesini kesinlikle tanımıyor, görmüyor. Türkiye eksenli düşünce yapısındaki Papadopulos için Kıbrıslı Türkler ne kendilerini temsil edecek değerde ne de kapasitedir.
“Ayrı değil, Birlikte Yaşamak” L’Express’in söyleşi için kullandığu başlıktı. İlk bakışta koşulsuz kabul edebileceğimiz gibi görünse de şeytan ayrıntıda gizli…
Bugün de yaşanmaya devam eden Kıbrıs trajedisinin kaynağı, milliyetçilerin hayalperest siyasi arzularını halklarına makul, kabul edilebilir önerilermiş gibi “dayatması” olmuştur. Bu durum güney Kıbrıs’ta hakim ideoloji olarak yaşamaya devam ediyor.
Temel bir ayrım yapmanın zamanı çoktan gelmiştir; gerçekçi olmayan hiçbir siyasi formulü bir çözüm modeli olarak kabul edemeyiz. Ve Papadopulos siyasetini kesinlikle çözüm yanlısı bir siyaset olarak kabul edemeyiz.
26-11-2007