Bir hazin “hikaye” yazdım: Neden gelmesin?

1994 yılında CTP Parti Meclisine aday olmuş, yirmi kişilik listenin en sonundan kurayla Meclise girmeyi başarmıştım. (Kura sonucu Hüseyin İnan abim ne yazık ki dışarda kalmıştı.)
Biz sosyalist yüksek öğrenim gençliğinin Türkiye’den dönerken aldığı karar, siyasi mücadelemizi CTP’de vermek idi. Bu konuda yaptığımız son toplantıda benim farklı değerlendirmelerim olmuş olsa da, sosyalist değerlerin toplumda vücut bulması ve demokratik devrim ya da demokratik sıçrama olarak gördüğümüz federal Kıbrıs’a ulaşılması adına Kıbrıs’ta bize yakın olan yoldaşlarımız, yol, mücadele arkadaşlarımızla yürüyecektik.

12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi ile kapatılan Kıbrıslıların Türkiye’deki yüksek öğrenim hareketi KÖGEF’in devam ettiğini, Kenan Evren’in faşist baskı rejimi altında illegal/gayrı yasal olarak hayatını sürdürdüğünü 1985 yılında İstanbul’a gittiğimde elbette bilmiyordum. 2 yıl sonra katıldığım, her kademesinde yıllarca çalıştığım ve adım adım yöneticiliğine kadar yükseldiğim örgütümüzde, o berbat koşullarda, onlarca yoldaşımla birlikte, birbirimizi koruyarak, kollayarak, değerlerimizi varlığımıza dönüştürdüğümüz, bir somun ekmeği paylaştığımız, ağır ve zor koşullardan geçtik. Çok bedeller ödedik, ancak bunları hiçbir zaman konuşmadık, konuşmamayı kavgamızın ahlaki değeri olarak herzaman bildik ve önemsedik. Çok çok az insanın bildiği, eski KÖGEF yöneticilerinin ise önemsememeyi marifet bildiği örgütümüz faşist darbe sonrası koşullarda sosyalist Kıbrıslı Türk gençler için herşeyden önce bir okul oldu. Eğer deşifre olmamış, yaygın bir tutklama süreci yaşamamış ve ağır işkencelerden geçmediysek, bu durum hareketimizin siyaseten zekice atılmış adımlarının ve sürekli uygulamak zorunda olduğu katı kurallarının bir sonucudur, diye düşünebiliriz. İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere, 1980 sonrası Kıbrıslı Türk öğrenci hareketinin temeli her bakımdan bahsettiğim sosyalist hareket ve bu harekete mensup yoldaşlarımız olmuştur.

Onlarca genç sosyalist kadro yetişti o süreçte. Bugün toplumun pek çok kesiminde görev yapan, dostlarımız, işte o dönem atılan adımların yarattığı değerlerle siyasette var oluyor, görüş üretiyor.
Az yukarda da belirttiğim gibi, 1980 öncesi KÖGEF dönemi yönetici ve kadrolarının ağırlıkla bilmediği, bilenlerinse pek de anlamadığı için küçümsediği o koşullarda yetişen bizler, bugünün sorumlu sosyalist bireyleri olarak ülkenin dört bir yanında varlıklarımızı sürdürüyoruz. Bu dönem elbette ayrıntılı bir şekilde yazılacaktır. Dediğim gibi bırakınız yazılmasını, siyasi ahlağımız gereği konuşulmasını bile sürekli ertelediğimiz o dönem elbette yazılacak, tartışılacaktır.

Malumdur, SSCB’nin yıkılmasının Türkiye İşçi Sınıfı hareketi üzerindeki etkisi diğer ülkelerdeki gibi çok derin oldu. Büyük bir ideolojik travma yaşadı milyonlar. Evet, sağın dalga geçmek üzere kullandığı “sosyalist kabe” ya da “sistem” yıkılmıştı. Bir yandan geçmişin muhasebesi, bir diğer yandan içine düşülen siyasi-ideolojik boşluk ve yeni arayışlar sürekli gündemimizde olmuştu.
Sabahlara kadar yaptığımız okumalar, literatür çalışmaları bizi Sovyet geleneğinin dışına çıkmaya Frankfurt Okulu’na, Avusturya Marsizmi’ne kadar götürüyordu. Türkiye’deki yeni arayışların dinamiği ise ideolojik ve pratik olarak birlikte hareket ettiğimiz Türkiye Komünist Partisi’nin, Türkiye İşçi Partisi ile birleşmesini ve ardından Türkiye Birleşik Komünist Partisi süreçlerine geçişi doğuruyordu. Yoğun tartışmalar, okumalar, hesaplaşmalar, kopuşlar, yeni oluşumlar, yeni buluşmalar arasında…

Legalleşme süreci ile Türkiyeli komünistler TBKP’yi Türkiye siyasetinin merkezine çekmeye ve siyaseten orada konumlandırmaya çalışırken, bu süreçten etkilenen bizler de kendi örgütümüzde siyasi iç düzenimizi dışa karşı kapalı ancak kendi içimizde çok daha açık bir düzleme taşıdık.

Binlerce insanın 1402’lik olarak üniversitelerden atıldığı o dönemlerde, sosyalist üniversite hocalarının Aziz Nesin Başkanlığında bir araya gelerek kurduğu Bilar, biz genç sosyalistler için, tam da bu arayış döneminde eşşiz bir süreç oldu. Çünkü Bilar süreci, bir önceki kuşaktan devraldığımız katı doktriner düşünce yapısının kırılmasını, Marksist dünya içindeki çoğulluğun kavranmasını ve dünyayı sol perspektif çerçevesinde fakat farklı şekillerde değerlendirme imkanını sağladı. Kabuğumuzu kırıyor, dünden devraldığımız gelenekle düşünsel hesaplaşma yaşıyorduk. Herşeyi bir yana bırakarak “yeni”yi anlamının, “dün” yapılanların eleştirisi üzerine yarına dair ezilenden yana nasıl bir mücele verilebileceğinin tartışmasıydı bu. Sorun nerdeydi? Teorik düzlemde, nerede hata yapılmıştı? Yanıtlardan önce soruların çoğaltılması gerektiğine dair Althusser’i keşfetmenin derin hazzını yaşıyarak her gece önce Tepebaşı’ndaki daha sonra da Beyoğlu’ndaki nem kokan küçük odalara doluşuyorduk.

Eski KÖGEF’in, Stalinizmin ağır etkisi altındaki tekçi ve katı düşünce şekillenmesinin etkisinin dışına çıkarak, faşist koşullar altında bile bizleri yeni düşünsel arayış ve dinamiklerle tanıştıran özgün durumlardı bu karşılaştıklarımız. Hikayemizin dar alana sıkıştırılmış reçetesi olmadığını, büyük bir dünyanın küçük parçaları olduğumuzu oralardan geçerek anlamaya çalışıyorduk. Küçük reçetelerle büyük yollar yürünemeyeceğini, sol dünyanın muazzam bir kapasitesi olduğunu tarihsel, dönemsel olarak oralarda keşfettik.

TBKP sürecinin giderek dağılacağı, bu süreçte bizimle okumalara, tartışmalara ve seminerlere katılan yoldaşlarla yaptığımız değerlendirmelerde çok açıktı. Giderek, bir kısım eski TKP’linin liberalizme kaydığı, bir kısmının sekter ve doktriner marksist ortodoksiye hapsolduğu, bir diğer kısmı ise Nabi Yağcı’nın, Türkiye siyasi tarihine geçecek (bugün bakınca evet büyük!) büyük hamlesi ile kısmen savrulması, kısmen ise yeni arayışlara girmesini gözlemlemek bizim için tarihi bir deneyimdi. Nabi Yağcı, siyasetin yeni damarlarını işaret ederek, eski, hayatı yakalayamayan ve yıpranmış düşünce kalıpları ile yeni dünyayı kavramanın imkansızlığını, kendisi üzerinden şekillendirip, sorumluluğu üstlenerek farklı olanı işaret etmişti. Türkiye sosyalist hareketindeki kimilerine göre harekete ihanet ettiği iddia edilse de bana göre “gereken”i yapmış olan çok bir değerli şahsiyettir.

Bilar’da, Sungur Savran, Nail Satlıgan, Gülnur Acar Savran, Murat Belge, Ömer Laçiner, Tülin Türker, Ali Akay, Saruhan Oluç gibi isimlerden sürekli dersler alma yanında Ernest Mandel, Göran Therborn, Wallerstein gibi Marksist devlerle de bir araya gelme şansını, onları dinleme, onlara soru sorma zevkini yaşadık. Geleneksel Marsizmin sorgulandığı, Sovyet Sisteminin incelendiği, dünya sosyalist hareket tarihinin tartışıldığı, Kadın hakları, feminizm, ekoloji , emperyalizm, ekonomi, sosyal haklar ve diğer pek çok konuda sunumların yapıldığı bir okul oldu Bilar bizim için. Okan, Kezban , Hüseyin ve daha birçok dostumun farklı seminerlere katıldığını bilirim.

Laclau ve Mouffe ile tanışmam ve Marksizin geleneksel düşünce yapısı ile verili koşullara sığmadığına dair ağır eleştirinin yapıldığı dönem de bu dönemdir. Çünkü sosyalizmin siyasi sistem ve ideoloji olarak sorgulanması gerektiği, sosyalist ideoloji üzerinden toplum yapılarının çözümlenme olanağının daraldığı, hegemonya tartışmaları, Marksizmde çok önemli olan özne sorunu gibi konular ardı sıra okuduğumuz, tartıştığımız konuların başında gelmeye başladı. Biraz utanarak ifade etmeliyim ki, Gramsci’yi, Laclau ve Mouffe üzerinden keşfettim. Ve geri dönerek Gramci’nin analizlerinden hareketle, Poluantzas ve Althusser okumalarına girişmiştim.

“Hegemonya ve Sosyalist Strateji” kitabı 1985 yılında yayınlandığında çok fazla gündem olmasa da, kısa sürede Marksizm tartışmalarının merkezine oturmuştu. Sürekli bu çalışmanın üzerinde duruyor, köşe yazılarımda bunun yeni bir imkan olduğunun altını çizerek, bu imkanın eşitlik ve özgürlük mücadelesinde biz sosyalistler için eşsiz bir dönem kapı açacağını ifade ediyordum.
Yayınevi, kitap ile ilgili sunuşta şunu diyordu: “Sundukları “radikal ve çoğulcu demokrasi” tasarımıyla siyasal ve sosyal kuram alanında çığır açan yazarlar, 19. yüzyılın sosyalist çevrelerindeki önemli tartışmalardan, günümüzün yeni mücadele biçimlerine uzanan bir tarihsel eksende hegemonya kavramını inceliyorlar ve bugünkü sosyal mücadelelerin demokratik kuram açısından önemini ortaya koyuyorlar.

Sovyet Bloku’nun çöküşünü, kapitalizmin son evresinde gerçekleşen dönüşümle birlikte meydana çıkan yeni sosyal ve politik kimliklerin ilişkilerini, temellerini hızla yitiren sol tasavvurun çalkantılarını etkili bir biçimde ve yeni bir bakış açısıyla dile getiren Laclau ve Mouffe, “post-Marksizm” tartışmalarını ateşleyen isimler. Marksizmin ekonomik determinizm kestirmeciliğine ve sınıf mücadelesinin, toplumsal karşıtlık alanlarının merkezine oturtulmasına karşı çıkan ikili, tüm karşıtlıkların özgürce ifade edilebildiği, zıt güçlerin birlikteliğini mümkün kılan bir çoğulculuğu ön plana çıkarıyorlar.

Klasik karşıtlıklara çoğulcu bir yaklaşım getiren ve hegemonya ilişkilerini, günümüzün toplumsal çatışmaları bağlamında kavramamızın yolunu açan bu başyapıt, tüm zamanların sorularına “zamanı aşan” cevaplar sunuyor.”

Bilar, kitabın çıkışını gözardı hemen gündemine alarak sorgulamaya başlamıştı. TKP-TBKP sürecinin önemli aktörlerinden, şu anda kürt siyasi hareketi mücadelesibde önemli bir düşünsel yeri olduğu belirtilen, kitabın çevirmeni Ahmet Kardam’ın seminerleri, bizim için o günlerin kaçırılmaması gereken önemli fırsatlarındandı.

Aynı dönemlerde Laclau ile kişisel yakınlığının da yüksek etkisi ile değerli hocam Ahmet İnsel’in çeşitli yayın organlarında yayınlanan yazılarının ufuk açıcılığı, yeni bir solun tarifine bizi götürüyordu: O da Özgürlükçü Sosyalizm’di. Ahmet hocaya göre, bu kavramın altında iki temel yatmakta: 1. Marx’a gönderme yapılarak ifadelendirilen, “insan yaratıcılığının sınırsızlığı”na yapılan vurgu 2. “çoğulculuk”.

Çok kabaca bu iki nokta üzerinden yeni bir siyasi söylem üzerinden örgütlenerek, yetmiş yıllık geleneği aşmak mümkündü. Hatta bu bize yeni dinamikler için eşsiz fırsatlar da vermekteydi. Çünkü ekonomik indirgenecilikte çıkan, sosyal özneler arasında hiyerarşi kurmayan bir siyasi dinamiğin yaratıcılığının sınırı yoktu. Bu durum bizi bugün bir toplum modeline taşımayabilir, ancak kapitalist tahakküme karşı çok ciddi bir direnme gücü sağlaması. Konu daha çok tartışılabilir burada ancak benim konum o değil.

Bu şartlar altında girdiğim Parti Meclisinde yeniden yazılması tartışılan Tüzük konusunda, ben de görev almak istediğimi ifade etmem beni ilginç bir deneyime yöneltmişti. Partinin, “emekçi halkın kitle partisi” kimliği, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra yerine net olmayan ifadeler kullanılarak kaldırılmış, bir dönem sonra ise yeniden tartışma gündemine gelmişti.
Parti Meclisinin en genç üyesi olarak katıldığım toplantıda komite üyeleri metni kaleme almak üzere beni görevlendirdiler. Komite üyeleri, Özker Özgür, Ferdi Sabit Soyer, Alpay Avşaroğlu ve yanılmıyorsam Hüseyin Celal idi.

Özker hoca “emekçi halkın kitle partisi”nin yeniden tüzüğe eklenmesini talep ediyordu. Bazı arkadaşlar Parti’nin Sosyalist Enternasyonal’e üyelik hedefi üzerinden “Sosyalist parti” ifadesinin yer alabileceğini söylemekteydi.

Komitede yapılan yoğun ve nitelikli tartışmalarda emekçi halkın kitle partisi veya kendi başına bir sosyalist ifadesinin, partiyi bugünden yarına taşımada “yetersiz” kalacağını anlatmaya çalıştım. Bu çerçevede “özgürlükçü sosyalist parti” kimliği ile partimizin bugünden yarına nasıl bir siyasi eksen üzerinden hareket edebileceğini anlattım. Özellikle Özker hocanın ve diğer Komite üyelerinin uygun bulması ile yeni bir anlayış ve söylem partimizde de adım adım hayata geçirebilecekti. Bu elbette bir Radikal Demokrasi projesi veya stratejisinin oluşturulduğu anlamına gelmez. Ancak, yine de özgün bir özgürlükçü siyasi eksen yaratmış ve kabul etmiş olmakla, yeni imkanların oluşum ve üretimine zemin sağlamdı diyebilirim. Belki bir ilk adımdı.

Çoğu Marksist ortodoksiyi savunan dostumun bunu kavramsallaştıramaması, literatür dışı görmesi ve uzun süre eleştirmesi elbette normaldir. Çünkü geleneksel sosyalizm literatüründe yoktur. Ve onun dışında yeni, farklı, özgün ve aykırı şeyler söylemektedir.

Ardından gelişen süreçlerde, bürokratik ve üretken olmayan yapısına rağmen, ülkenin içinde bulunduğu şartlar bağlamında gözardı edilemeyecek olan sosyalist enternasyonal üyeliği üzerinden ve belki konunun tam olarak kavranamamasının yarattığı tartışmalarla, “özgürlükçü sosyalizm” kavramına “demokratik”, “çağdaş” gibi ifadeler konarak, parti kimliği başka bir noktaya çekildi. Üstelik bahse konu kavramı anlamaya çalışmak için literatür yerine “google”a yönelip karşılarında sol anarşist bir kimlik bulunması sonunda tepki örgütlenmesi de, hikayenin herhalde en mizahi yanıydı diyebilirim.
Sonunda bu durum, çıılan yolun özünü tamamen bozdu, geliştirmedi ve “özgürlükçü sosyalizm” yolumuz bir stratejiye dönüşüp, Radikal Demokratik bir projeye doğru gelişmeden, bu siyasi kimliği önerenin şahsına dönük kişisel siyasi rekabet derdi, iktidar hırsları ve ihtirasları yüzünden “garip bir kimliğe” dönüştü.

Nerden nereye geldik…
Bugün Podemos, Syriza ve HDP’nin “Radikal Demokrasi projelerini”, Laclau Mouffe referanslarını, “Özgürlükçü Sosyalizm” haykırışlarını okudukça, aklıma yukardaki hazin hikaye gelir.
Neden gelmesin ?