Bachmann ve Lefkoşa

“Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…” Bachmann
Avusturya’nın AB Dönem Başkanı olması nedeniyle, 9 Mayıs Avrupa günü etkinlikleri çerçevesinde güney Lefkoşa’da bir sergi düzenlendi. Avusturya’nın dünya çapındaki yazarı Ingeborg Bacmann’ın kitaplarının tanıtıldığı sergi, Bachmann’ın savaşa karşı duruşu üzerine kurulu bir konsepte sahip. Serginin adı “Savaşa karşı yazılar”.
Ingeborg Bachmann, 1926 yılında Avusturya’nın Klagenfurt kentinde dünyaya geldi. Felsefe öğrenimi yaptı. 1950’de Martin Heidegger üzerine bir doktora tezi verdi. 1959’da Frankfurt Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak çağrıldı. Ünlü kuramsal yapıtı Frankfurt Dersleri (Frankfurter Vorlesungen, 1960) bu çalışmaların ürünüdür. Ertelenmiş Zaman (Die gestundete Zeit, 1953) ve Büyük Ayı’ya Çağrı (Anrufung des grossen Bären, 1956) adlı şiir kitaplarıyla büyük yankılar uyandırdı. Öyküler, denemeler ve radyo oyunları kaleme aldı. Çalışmaları, Georg Büchner Ödülü, Grup 47 Ödülü, Bremen Kenti Yazın Ödülü, Berlin Eleştirmenler Ödülü, Avusturya Büyük Devlet Ödülü ve Anton Wildgans Ödülü gibi ödüllerle takdir gördü. Ingeborg Bachmann, 1973’te, uzun yıllar yaşadığı Roma’daki evinde fazla miktarda uyku hapı aldıktan sonra yaktığı sigaranın yol açtığı yangında aldığı yaralar sonunda öldü.
Malina, yazarın “Ölüm Türleri” (Todesarten) ana başlığı altında yazmayı düşündüğü bir dizi romanın tamamlanabilmiş ilk ve tek bölümüdür.
Malina, mutlak aşkın yapıtıdır. Roman kahramanlarının iç dünyasında geçen, cinselliğin ötesinde, her erkeğin ya da kadının ulaşamayacağı, yoğunluğuna yaşanan bir sanat yapıtıdır aşk burada.
Malina romanındaki ütopya üzerine Bachmann söyle der: “Kimi zaman bana neden içinde her şeyin iyi olacağı ütopik bir ülkeyi, ütopya niteliğinde bir dünyayı tasarımladığımı sordular. Yaşadığımız günlük yaşamın iğrençliği göz önünde tutulduğunda, bu soruyu yanıtlamak bir çelişkiye yol açabilir, çünkü bizler, günümüzde gerçekte hiçbir şeye sahip değiliz. İnsan, ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. Ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna ‘bir gün gelecek’ diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam.” (Haziran 1973)
(Türk okurların Bachmann konusunda oldukça şanslı olduklarını bir not olarak belirtmek isterim. Bachmann eserlerinin çoğunun Türkçe’ye Ahmet Cemal tarafından, bildiğim bir tanesinin ise Kamuran Şipal tarafından çevrilmesi, yabancı edebiyat eserlerinin Türkçe’ye ne yazık ki katledilerek çevrildiği bir dönemde büyük bir şans.)
Lefkoşa Rum Belediyesine ait Leventis Müzesinin bir katında gerçekleştirilen serginin gerek içerik gerekse mekan açısından Bachmann’a yakışmadığını düşünüyorum. Mekanın darlığı yanında, sanki “iş ola” açılmış olduğu izlenimi edindim sergiden. Oysa Lefkoşa Bachmann’a yakışan bir şehir. Bölünmüşlüğü, bu anlamda kendine has yalnızlığı, birlikte iken ayrı, ayrı iken birlikte olmanın getirdiği şizoid duruşu kendi içinde yaşayan ve hatırlatan bir şehir. Belki tam da bu nedenle, şehrin en acı veren, yaralayan yeri olan yeşil hatta açılması, sanatçıya en yakışan yer olurdu.
İkinci Dünya Savaşına dair birkaç büyük pano ve toplam beş altıyı geçmeyen cam koruma panolar ardındaki Almanca kitaplarla Bachmann sergisi izleyenlere, Bachmann’ı duyumsatmıyor, belki sadece tanıtıyor.
Ama ironi sizi her yerde gelir bulur, burada olduğu gibi… İkinci Dünya Savaşı yıkımı üzerine insanın iç dünyasındaki tahribatı ele alan ve bunu en iyi betimleyen yazarlardan olan Bachmann’ın sergisinin, Kıbrıs Rum “savaş kahramanları”nın tanıtıldığı bir salonunun üst katında yer alması unutulmayacak bir seçim! Sanatını gerçekler üzerine kuran bir kişi için bulunmaz bir “hiper real” mekan…
Oysa Avusturya Büyükelçiliği, böyle bir sergiyi Kıbrıslı Türkler ve Rumlar için daha “anlaşılır” bir mekanda gerçekleştirebilirdi. Ancak Bachmann’ı EOKA’cıların arasına sıkıştırmasından Kıbrıs sorununun ne olduğunu öğrenmek için Avrupalıların daha çok yol almaları ya da bizim daha çok anlatmamız gerektiği sonucunu çıkarmak da zor değil.
26-11-2007