Kıbrıs adası tarihinde ilk kez bu denli bölünmeye yakın bir siyasi dönüm noktasına girmiş bulunmaktadır. Adanın her iki kesiminde de aktif bir rol oynayan ve esnek, yapıcı ve karşılıklı anlayışa dayalı bir orta yol bulma arayışını engellemek için her yolu deneyen “egemen” milliyetçi damar ile, bunu enternasyonalist değerlere bağlı kalarak önlemeye ve iki halkın ilişkilerini normalleştirmeye çalışan çözüm yanlısı değişimden yana ilerici güçlerin mücadelesi kritik bir evreye ulaşmış durumda.
2003’te kapıların açıldığı gün gerçekleşen “yüzleşme”, toplumlar arası ilişkiyi bir ortak yaşam alanına dönüştürecek denli ileriye götüremedi. Bunun pek çok siyasi, sosyo kültürel, psikolojik sebebi var ve bu bağlamlarda pek çok analiz yapılabilir.
Her iki toplum önderlerinin, karşısındakini anlama konusundaki girişimlerinin de yeterli olmadığını, fazla “ben merkezci” olduğunu, düşünüyorum. Günlük sıradan bilgilere dair refleksler ve düne dair benliklerde ağır tahribat yaratmış bir hafızanın tutsağı olmuş beyinler ile yol alınamadı alınamıyor. Denktaş ve sırası ile tüm muhataplarının ortaya koydukları ve onların siyasi takipçilerinin bıraktıkları enkazın boyutu ne yazık ki oldukça büyük.
AKEL, Kıbrıs Türk halkına en çok önem veren partidir, tüm diğer Kıbrıslı Rum siyasi yapılanmalar arasında. Dolayısıyla AKEL’in bugüne ve yarına dair söylemleri, çok daha fazla dikkate alınmaya ve eleştirilmeye açık olmalıdır.
AKEL, 2004 Referandumundaki “hayırcı” tavrı ile Kıbrıs insanına tarihsel bir fırsatı heba ettirme yanında, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın görev döneminin büyük bir kısmını kapsayan ve çözüm yönünde adım atılamayan Papadopulos’un güçlü destekçisi olarak, müzakere dilinin çatışmacı bir boyuta dönüşmesinde ciddi bir rol oynamamış olsa da büyük bir sorumluluk almış, Papadopulos’a koşulsuz destek olmuştur.
21. Kongre’ye yönelik Tezleri’ni okuduğumda, öncelikle Kıbrıslı Türklere dair dikkatli bir dil kullanmaya çalışıldığını farkettim. Kullanılan siyasi dil’in, geçmişte olduğu gibi aşırı “buyurgan” olmadığı dikkat çekiyor.
Ancak en genelde kullanılan ideolojik kalıpların, bugünü anlamaya ve siyasi vizyon üretmeye yetecek kapasitede olmadığını düşünmek mümkün. Hala ’89 öncesinin çözüm üretemeyen düşünce adacıkları içerisine hapsolmuş olan AKEL, bu ideolojik duruş ile toplumsal dinamikleri anlamaya ve yol almaya çalışmaktan oldukça uzak bir görüntü çiziyor.
Kıbrıs sorunu ve uluslararası ilişkileri, indirgemeci bir mantıkla emperyalizmin stratejik tercihleri üzerinden okumaya çalışan Tezler, ağaca konsantre olurken ormanı gözden kaçırmış bir düşünce sistematiği ile bugünü açıklamaya çalışıyor.
Yer yer Lenin’in emperyalizm tahlili, yer yer Stalin’i aklama ihtiyacı ile bugünü açıklamaya çalışmanın zorluğu, siyaseten kendi içerisinde tutarsız sonuçlar ve değerlendirmeler ortaya koymuş durumda. Örneğin, tezlerde Türkiye tahlili yapılırken, bu tür bir karmaşayı ve yetersizliği uzun uzadıya okuyabilirsiniz.
“Dimitris Hristofyas’ın Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi sonrası yeniden doğan çözüm umutları Kıbrıstürk liderliği tarafından yeterli oranda değerlendirilmedi. Mehmet Ali Talat’ın Ankara’yla neredeyse tamamen aynı rotada hareket etmesi, geçmişte Kıbrıs sorununun çözümü için AKEL ve CTP’nin aralarında anlaştıkları tezlerin Kıbrıstürk liderliği tarafından terk edilmesi ve üzerinde anlaşmaya varılmış olan çerçevenin dışında olan önerilerin Kıbrıstürk liderliği tarafından zaman zaman sunulması süreçte daha fazla gecikmelerin ve gerginliklerin yaşanmasına neden oldu. Bu olgu da Kıbrıs sorununun çözümü için beklentilerin azalmasına katkıda bulundu ve Kıbrıslıtürk kitleleri çözümü arzulamayan güçlere yöneltti.” deniyor.
Peki ilk cümle tersten okunamaz mı? Mehmet Ali Talat’ın çözüm çabalarını, bu yönde gerçekleştirdiği yaratıcı, girişimci tavrını ve önerilerini Kıbrıs Rum Liderliği yeterli oranda değerlendirdi mi?
Ankara’nın çözüm perspektifini, sürecin daha dinamik ve verimli gelişmeşi için kullanan Talat’ın iki yıl boyunca yoğun ve etkin bir müzakere yönetimi ortaya koyduğu kayıtlardadır. Bunda eleştirilecek ne vardır?
Peki yine tersten bakarsak Hristofyas’ın iç politik nedenlerle DİKO ve EDEK’in koalisyon ortağı olması sebebiyle iki lider arasında yapılan uzlaşıları açıklamaya cesaret edememesi veya bu süreçte etkin tavır alamaması… Öncesinde Papadopulos’un desteklenmesi…Annan Planına sadece güvenlik gerekçesiyle karşı çıkmış olunmasına rağmen, bu yönde değişiklik önerilerini sunmak yerine, müzakerelere sıfırdan başlama tercihi… Doğal takvimler olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gözardı edilerek sürecin gereksiz yere anlamsızca uzatılması…
Demek ki pandoranın kutusu açılır ise, konuşulacak ve söylenecek çok konu ortaya çıkar. Ki bugünün gündemi bu olmamalı, karşılıklı bir suçlama sürecine asla girilmemeli…
Ancak…
CTP ve AKEL’in yıllar boyunca anlaştıkları yaklaşımlar, iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı Federal bir Kıbrıs’tan ne bir fazla ne de bir eksikti. Ve bu da aslında 1 Temmuz’da Talat ve Hristofiyas tarafından tarihsel uluslararası bir belgeye dönüştürüldü. Evet, AKEL’in tezlerinde de kullanmaktan imtina ettiği ancak, imzalanan belgede de açıkça yer alan iki kurucu devletin eşitliği de aynı şekilde teyit edildi.
Dolayısıyla farklı bir anlaşma varmış izlenimi ile CTP’yi zor durumda bırakmaya çalışmak kabul edilir değildir. Ve bu siyasi tekerleme de artık iş yapmaz karın doyurmaz hale gelmiştir.
Verili durum analizini, objektif olarak ele almadan büyük bir resim çizmeye çalışmak kesinlikle bulanık kalır, sonuç vermez. Vermemiştir… Dolayısıyla Türkiye’den hesap sormak ve Kıbrıslı Türk çözüm güçlerini sürekli eleştirmek, yapılabilecek en kolay iş olmakla birlikte, kendi özeleştiri yeteneğini yitirmiş bir hareketin suçlayıcı siyasi tavır ve tezleri ise çözümsüzlük ve adanın bölünmesinden sorumlu olacağı sadece açık ve basit bir saptamadır.