Murat Paker: Linç kültürünün önüne geçilemezse orman kanunları hâkim olur

29.09.2015 08:18 GÜNCEL
Psikoterapist Murat Paker, linç kültürünün önüne geçilmemesi durumunda orman kanunlarının her yerde hâkim olmaya başlayacağını ve genel olarak toplumsal çürümenin otaya çıkacağını belirtiyor

Murat Paker: Linç kültürünün önüne geçilemezse orman kanunları hâkim olur
CAN UĞUR

Linç kültürü son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz kavramların başında geliyor. HDP ve CHP binalarına dönük saldırıyla başlayan süreç Anadolu kentlerinde solculara ve Kürt yurttaşlara ait dükkanların yakılması ile ülke gündeminin en önemli sorunlarından biri haline geldi. Tüm bu yaşananlarda başrolde bulunan kalabalıkların ‘eylemlerini’ nasıl okumak gerektiğini ve yaşananların psikolojik arka planını bu alanda kapsamlı çalışmaları bulunan Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Psikoterapist Dr. Murat Paker’le konuştuk.

Linç kültürünün topluma hâkim olma durumu söz konusu mu yoksa geçen haftalardaki saldırılar gelip geçici bir parlamadan mı ibaret?
Kesinlikle gelip geçici bir parlama değil. Türkiye toplumunun vasatında yüksek bir linç potansiyeli mevcut. Ulusal, etnik, dini, mezhebi, cinsel kimlik / yönelim ve politik duruş farklılıklarını bir eşdeğerlilik zemininde birbirlerinin meşruiyetlerini tanıyarak ve saygı göstererek bir araya getirebilmiş, kısacası asgari demokratik bir kültür oluşturabilmiş değiliz. Ne toplumsal düzeyde, ne de politik düzeyde. İktidar sahibi çoğunluk kimlikler veya konumlar, iktidarlarını, üstünlüklerini, ayrıcalıklarını kaybetmemek için her zaman “her yol mübah” anlayışıyla davrandılar. Olağan dönemlerde yasalarla baskı / kontrol; işler kızıştığında yasadışı da olsa devlet şiddetinin değişik tipleri; işler çok kızıştığında yasalar ya da yasadışı davransalar bile devlet yetkilileri yetersiz kaldığında sokaktaki kalabalıkların zaten varolan linç potansiyellerinin kışkırtılarak harekete geçirilmesi bir iktidar tekniği olarak Türkiye’deki muktedirlerin alet edavat çantasında hep yer aldı, gerektiği zaman çıkarıp kullandılar. Bugüne gelirsek, geçen haftalarda tanık olduğumuz linç girişimlerini de, 7 Haziran seçimlerinden sonra kapıya dayanmış iktidarsızlık durumuna bağlı büyük bir panik yaşayan, bu sıkışmışlıktan kurtulmak için savaştan ve milliyetçilikten medet uman bir lider ve onun oyuncağı durumunda olan AKP’nin, PKK’nin de bu savaş çağrısına cevap vermesiyle yaşadığı büyük krizden bir fırsat yaratma girişimi olarak görmek gerekir. Ülke yanarmış, bölünürmüş, artık birbirimizin yüzüne bakamaz ve birlikte yaşamak istemez hale gelirmişiz, bunlar hiç umurlarında değil. Varsa yoksa iktidarda kalıp arkalarını kollamak istiyorlar. Erdoğan ve AKP, bu savaş gerilimini kullanıp, HDP’yi hedef gösterip hem baraj altına itmek istiyor hem de milliyetçi hezeyan halinden kendi partisine oy devşirmek peşinde. Ama geçmiş olsun artık, buradan AKP’ye ekmek çıkmaz. Bataklıktaki şuursuz çırpınışlar bunlar. Ama tam batana kadar da, panik içinde bir şuursuzluk olduğu için çok büyük zarar verebilirler bu topluma.

murat-paker-linc-kulturunun-onune-gecilemezse-orman-kanunlari-hakim-olur-75493-1.Linç kültürünün topluma hâkim olması durumunda açığa çıkacak tablo nasıl olur?
Bu hal artarak devam ederse, önümüzdeki seçimlerde – bir üçkâğıt ile seçimler ertelenmezse tabii- AKP ve de MHP oylarında ciddi bir azalma görmezsek, önümüzde oldukça tatsız bir gelecek bizi bekliyor. Kanlı, yaygın ve çok-katmanlı bir içsavaş ve bir toplumun kendi kendini tüketmesine tanık olabiliriz. Muktedirler, eğer muhalifleri şöyle ya da böyle yok etme yolunu seçerlerse, ne Kürtler, ne Aleviler, ne solcular, ne de akıl ve vicdan sahibi her tipten demokrat yurttaş buna tabii ki eyvallah demeyecek ve her türlü direnecektir. Maalesef bu tür puslu havaları seven askeri darbe ihtimalinin de artmasına tanık olabiliriz. Gayet anti-demokratik bir zihniyete sahip AKP-MHP zihniyetiyle ya da askeri bir cuntayla Türkiye’nin tamamen istikrarsızlaşacağı, hem can hem de kaynak anlamında büyük kayıplar yaşayacağımız ve bu süreçte çok muhtemel ki Kürtlerin artık Türkiye ile birlikte olmak istemeyecekleri karanlık bir dönem olabilir.

n Bu durumu besleyen etmenler neler? İktidarın, kamu erkini elinde bulunduranların bunda payı nedir?
En önemli etmen tabii ki bu toplumun çoğunluğunun ve en büyük partisinin asgari demokrat bile olmaması. Erdoğan gibi açık despotik eğilimler taşıyan bir lider, böylesi bir sosyo-politik bağlam içinde bu kadar güç toplayabiliyor ve topladığı bu aşırı gücü ciddi bir sınırlandırma hissetmeden keyfiyet dozu yüksek bir şekilde kullanabiliyor. Onun böyle yapabilmesi bu sefer aşağıya doğru güçlü bir örnek sunuyor. Hukuk en tepeden guguk edilince, devletin hiçbir kademesi ve en tepeyi model almış toplumsal kesimler için de hukukun bir anlamının kalmadığı, ayakta kalmak için güç devşirmek gerekilen ve yeterince gücün varsa her şeyi yapabileceğin bir iklim yaratılmış oluyor. Türkiye adalet duygusunun çok güçlü olduğu bir ülke değildi zaten. Ama şu yaşadığımız son 3-5 yılda AKP iktidarından kaynaklanan adaletsizlikler, zorbalıklar, yolsuzluklar, kibir, küstahlık ve hepsinin üstüne tüy diken büyük bir çapsızlık, şuursuzluk, daha önceki bütün dönemleri aşıp geçmiş durumda.

Herhalde sandılar ki “biz hep mağdur ve haklıydık, hep de böyle kalabiliriz”. Bir de muhtemelen “biz İslam’ın temsilcisiyiz, zaten hep haklıyız.” Bu safsatalara cidden inanıyorlar sanki. Oysa, ben de 3-5 yıldır her vesileyle yazıyorum söylüyorum, AKP hem kendisi hem de Türkiye için büyük bir fırsatı büyük bir şuursuzlukla harcayıp İslamcı siyaseti mazlum/mağdur konumundan hızla zorba/zalim konumuna geçirmiştir. Artık çok uzun yıllar Türkiye’de hiçbir İslamcı, hatta hiçbir Sünni Müslüman, mağduriyet üzerinden bir siyasi nemalanma şansına sahip olmayacaktır.

Bu ‘yüksek tansiyonun’ toplumsal ilişkilere yansıması nasıl olur? Gündelik yaşamı ne yönde etkiler?
Politik düzeydeki tansiyon ve şiddet, aynen toplumsal ilişkilere yansır. Hem politik düzeyde çatışma halindeki kimliklerin / konumların mahallelerde / köylerde komşuluk ilişkilerinin bozulması şeklinde yansır; toplumun mikro gözeneklerinde benzer çatışmalar, kavgalar, linçler, göçler vb. izlemeye başlarız. Hem de politik yüksek gerilim ya da savaş / içsavaş durumlarında, kimliklerden / konumlardan bağımsız olarak o gerilimi / çatışmayı yaşayan herkes gergin ve tehdit altında hissedeceği için aile içi ilişkilerden genel toplumsal ilişkilere kadar her düzeyde ilişkisel zorlanmalar olur. Hukuksuzluk, adaletsizlik ve şiddet dozu artar. Orman kanunları her yerde hâkim olmaya başlar. Toplumun güç ilişkilerinde en dezavantajlı kesimleri, çocuklar, kadınlar, azınlıklar, mülteciler vb bu artan şiddeti çok daha fazla hisseder. Bu tür dönemler genel olarak toplumsal çürüme dönemleridir.

Normalleşme nasıl mümkün olacak?
Falcı ağzıyla söyleyeyim. Türkiye’nin önünde bu Türk-Kürt meselesi konusunda sadece üç yol var, dördüncü bir yol yok. Birinci yol, şimdiki bildiğimiz, onyıllardır uygulanan yol. Askeri yolla çözmeye çalışma. Kürt ulusal bilincinin geldiği nokta itibarıyla, PKK’nin çapı itibarıyla ve de uluslararası düzenin durumu itibarıyla, Kürt sorununu askeri yolla çözmek diye bir şey uzun zamandır mümkün değil. AKP, MHP ya da her kimse bu yolda devam ederlerse bölünmeyecek ülkeyi bölerler, başka hiçbir işe yaramaz. Bölündüğünde de Batı tarafında yine milyonlarca Kürt yurttaşımız kalır, Kürt sorunu bitmez, başka bir düzeyde devam eder. Sahiden çözmek istiyorlarsa ikinci ve üçüncü yol kalıyor. İkinci yol soykırım yoludur. 1915’te yaptıkları gibi, ne yapıp edip Kürtlerin çoğunu temizlersiniz, kalanı da kaçar gider, böylece Kürt sorununuz kalmaz. Buna mukabil, yeni bir soykırım sorununuz olur, hem onun lanetiyle hem de uluslararası ambargolarla sittin sene uğraşıp durursunuz. Kürtlerle anlaşmadan bu sorunu çözeceğinizi sanıyorsanız soykırımdan başka seçeneğiniz yoktur. Çünkü artık Kürtler ne kadar baskı da savaş da olsa haklarını alana kadar mücadele etmekten vaz geçmeyecek bir kıvama gelmişlerdir. Üçüncü yol ise eşitlik, özgürlük, adalet temelinde barışçıl, demokratik bir siyasi çözüme razı olursunuz. “Kardeşlik” safsatalarıyla değil, sahiden hukuki eşit yurttaşlık, isteyene istediği dilde eğitim hakkı, geniş yerel özerklik, tarihle yüzleşme ve tabii geniş bir siyasi af üzerinden gerçekleşebilecek bir çözüm. Türkiye’yi rahatlatabilecek ve “normal” siyasi mücadele kulvarına çekebilecek tek çözüm yolu budur. HDP, net bir şekilde bu yolu savunan tek siyasi parti olduğu için de çok önemlidir.