“Dolar neden yükseliyor?” ya da Türk lirasının baş aşağı düşüşü

(1): Krizin kaynakları
Sungur Savran

Mayıs 25, 2018

Sevgili dostum ve fikir arkadaşım Ahmet Tonak, facebook sayfasında birçok ilginç şeye dikkat çeker. Bu sefer de Behiç Ak’ın yukarıdaki karikatürünü koymuş. Behiç Ak, sessiz ve derinden giden çok iyi bir karikatüristtir. Bu sefer de on ikiden vurmuş hedefi! Hepimiz batıyoruz ve herkes durup durup soruyor. “Dolar neden yükseliyor?”
Biz de yazımızın başlığını o cevaplanamayan soruyla açıyoruz ama devamında aslında bu sorunun bir başka sorunun maskesi olduğunun altını çizmiş oluyoruz: Kasırga halinde yaklaşan bir krizin kaynaklarını arıyoruz aslında. Türkiye’de emeğiyle geçinen, dolar (ya da avro, altın vb. türü öteki değer saklama araçları) biriktirme olanağına sahip olmayan, ücretiyle yaşayan ya da küçük işliği, dükkânı, tarlası, sandalı vb. ile ayakta kalmaya çalışan bütün insanları kasıp kavuracak olan bir kriz bu. Dolayısıyla kaynaklarını iyi bilmek, krize nasıl yaklaşmamız gerektiğine de ışık tutacaktır.
İşçi sınıfı bakış açısından krizin nedenleri
İşçi sınıfının bakış açısıyla, yani Marksist yöntemle bakıldığında kriz nereden kaynaklanıyor? İşçinin emekçinin, yeşil dolarlar biriktiremeyenlerin açısından anlamaya çalışalım krizi. Böylece, hem işçinin emekçinin krize karşı hangi yöntemlerle kendini koruması gerektiği konusunda bir ufuk açmış oluruz, hem de düzen güçlerinin bağrında konuşulanları daha iyi anlarız.
Marksist bir açıdan krize yaklaşım birkaç ayrı düzeyde analiz yapmamızı gerekli kılıyor. Kapitalizm sınıflar arasındaki ekonomik sömürü ilişkisinin etrafında kuruludur, ama kapitalist ile ücretli işçi arasındaki bu ilişki bir dizi başka ilişkiyle iç içe geçer, geçtikçe de karmaşıklaşır. Marksist inceleme her düzeye kendine özgü cevaplar verebilecek bir bütünlük içermek zorundadır. Bunu özellikle vurguluyoruz, çünkü son günlerde halkın “dolar neden yükseliyor?” sorusuna cevap olarak bazı sosyalistlerden “mühim olan kapitalizmin yerine sosyalizmi geçirmektir” veya “neoliberalizm krize girdi” gibi soyut cevaplar geliyor. Bu olmaz. Halka sorunlar böyle anlatılamaz, bu şekilde halkın kapitalizme karşı mücadele etmesi sağlanamaz.
Biz bu yüzden neredeyse şematik şekilde farklı düzeyleri birbirinden ayıracağız ki her şey çorba olmasın.
Kapitalizm dönem dönem krize girer. 1970’li yılların ortasında dünya çapında böyle bir uzun kriz başlamış, buna çözüm olarak da yaygın olarak “neoliberalizm” diye anılan stratejik bir yöneliş benimsenmiştir. Bu strateji serbest piyasa tapınmasından “küreselleşme”ya kadar birçok ideolojik kavram temelinde esas olarak iki şeyi gerçekleştirmeye çalışır: sermayenin çıkarları uğrunda bütün ülkeleri engelsiz biçimde tek bir dünya ekonomisi bağrında birleştirmek; böylece dünyanın her ülkesindeki işçileri birbirleriyle rekabete sokarak işçileri yoksullaştırmak, artık değeri (kârı) yükseltmek, böylece krizi aşmak. Türkiye 12 Eylül rejimiyle bu stratejiye uygun yola sokulmuş, Özal, Çiller ve diğerleri bu stratejiyi uygulamış, 2001-2002 krizinde Dünya Bankası’ndan “ulusalcı” Ecevit tarafından ithal edilen Kemal Derviş bunu derinleştirmiş, Erdoğan ve AKP de bu yönelişe sonuna kadar sahip çıkmıştır. Bu yöneliş, işçi sınıfına saldırı karakterini taşır, bunu yapan da neoliberalizm değil kapitalizmdir. Türkiye sermayesi uluslararası bir dayatmanın kurbanı değil, tam boy işbirlikçisidir.
Tam on yıl önce, 2008’de kapitalizmin krizi borsa ve banka sistemlerinin çöküşüyle yeni bir evreye girmiştir. Düzen iktisatçılarının bütünüyle olan biteni gizlemek amacıyla önce “küresel finansal kriz” olarak andığı, mızrak çuvala sığmayınca yine bütünüyle yanlış şekilde “Büyük Resesyon” olarak adlandırdığı bu yeni kriz aslında, bizim ilk günden beri söylediğimiz gibi kapitalizmin tarihindeki Üçüncü Büyük Depresyon’dur (ilki 1873-1896, ikincisi 1929-1948). Bu dönemde daha da keskin bir çöküşü engelleyen iki şey olmuştur. İlki zengin ülke merkez bankalarının karşılıksız para basma (miktar genişlemesi) ve düşük faiz politikası izlemesidir. İkincisi de bu ülkelerde faiz düşünce sermayenin, Türkiye’nin de aralarında sayıldığı “yükselen ekonomiler” olarak anılan (başta Çin, Hindistan, Brezilya gibi) ülkelere kayması dolayısıyla bu ülkelerin hızlı bir ekonomik büyüme yaşamaları sayesinde dünya çapında toplam talebin çökmemesidir. Üçüncü Büyük Depresyon’un ilk yıllarında Türkiye bu sayede çok hızlı büyümüştür. Buna biz kapitalizmin sapık gelişmesi adını takmıştık. Sapık, zira dünya ekonomisi tarihi ölçekte derin bir kriz yaşadığı için bazı ekonomiler çok hızlı büyüyordu! Büyük Depresyon hâlâ devam ediyor. Bugün ABD merkez bankası Federal Reserve dışında büyük ekonomilerin merkez bankalarının hepsinin faiz oranı ya tarihi olarak en düşük düzeyindedir, ya eksidir. (Evet, kredi verenden faiz alınıyor!) Bu da açıkça krizin dünya çapında devam etmekte olduğunun resmidir. Tek istisna ABD’nin durumu da aslında aynı kuralı doğrular. Bunu söyleyerek Türkiye’nin bugünkü krizine ilk adımı atıyoruz.
ABD merkez bankası Federal Reserve, ülke ekonomisinin son yıllarda ağır ağır ve alçakgönüllü de olsa bir toparlanma yaşamasıyla birlikte ucuz para politikasından vazgeçmenin daha doğru olacağı, tersinin yeniden bir aşırı şişkinlik yoluyla bir finansal çöküşe neden olabileceği hesabıyla, önce 2013’ten itibaren miktar genişlemesini tedrici olarak tasfiye etmiş, sonra da faiz oranını yükseltmeye başlamıştır. Bugün Federal Reserve gösterge faizi yüzde 3’ün üzerine çıkmıştır. Böyle olunca yukarıda sapık gelişme olarak andığımız gelişme tersine dönmüştür. Şimdi de tam tersine dünya ekonomisinin en büyüğü ABD hızlı büyüdüğü için diğerlerinde kriz başlıyor! Bunun nedeni ABD’de faizlerin yükselmesi sonucunda sıcak para olarak anılan finansal akımların Türkiye ve benzeri ülkelerden ABD’ye doğru geri çekilmesidir. Böyle olunca da dolar değer kazanmakta, bu ülkelerin ulusal parası ise dolara karşı (ve diğer değer saklama araçlarına karşı) değer yitirmektedir. Buna son dönemde petrol fiyatlarının da çeşitli nedenlerle bir yükselişe geçmesi, Türkiye ve benzeri ülkelerin cari açığını büyüterek katkıda bulunuyor. Buradan çıkan sonuç tartışmasızdır: Türkiye, şu sıralarda ulusal parası dolar karşısında değer yitiren tek ülke değildir. Genel olarak bir “yükselen ekonomiler krizi” eşiğindeyiz. Yani kapitalizmin yasaları Türkiye’de hâlâ işliyor!
Ne var ki, bu ülkeler arasında Türkiye ulusal parasının değerinin düşüşü bakımından Arjantin’le başa güreşiyor. Arjantin bizi şu anda ilgilendirmiyor. Türkiye neden bu durumdadır? Neden genel bir sürecin en önünde yer alıyor? Burada Türkiye ekonomisinin hızlanan krizi veri iken Erdoğan ve AKP’nin son dönemde “serbest piyasa” ve “küreselleşme” politikaları ile bir gerilim yaşıyor olması kendi başına önemli bir faktördür. Erdoğan ve AKP’nin bu politikalarla yaşadığı çelişkinin en belirgin yönü Merkez Bankası bağımsızlığı üzerinde odaklanmaktadır. Bu bağımsızlık neoliberalizmin bir dokunulamaz dogması haline gelmiştir. Oysa Türkiye toprağında yaşayan herkes Erdoğan’ın uzunca bir süredir Merkez Bankası üzerinde faizlerin düşürülmesi yönünde bir baskı uygulamakta olduğunu biliyor. Bu baskıyı İslami inanışa göre faizin haram olmasına bağlamak, Erdoğan’ın Türkiye toplumu üzerindeki hâkimiyet stratejisinde din ne kadar önemli olsa bile, kesinlikle abartmalıdır. Erdoğan’ın düşük faiz basıncı, ekonominin son 16 yıl içinde sadece dünya çapındaki finansal çöküş ertesinde 2008-2009 dönemecinde ağır bir daralmadan geçmiş olması, bunun yukarıda anlatılan mekanizma sayesinde kısa tutulabilmiş olması, geri kalan dönemde şöyle ya da böyle bir ekonomik büyümenin sağlanmış olması Erdoğan’ın iktidarının asıl sağlam temellerinden birini oluşturmasına dayanıyor. Yüksek faiz yatırım ve tüketimin olumsuz etkilenmesi anlamına gelir. Erdoğan bu yüzden yıllardır düşük faiz basıncı yapıyor, bankasız orta ve küçük sermaye ile küçük burjuvaziye onların çıkarı için mücadele ettiğini göstermeye çalışıyor. Oysa ulusal paranın değerinde düşüş başladığında bunu tersine çevirmek için kapitalist dünya pazarına bağlı her ülkenin ilk alacağı tedbir faiz oranını yükseltmektir. Türkiye bunun için ulusal parada değer kaybı bakımından başa oynamaktadır.
23 Mayıs günü kurlarda yaşanan dev artış, doların büyük bir süratle 4,92 düzeyine sıçraması, işte bu arka planın zemininde gerçekleşmiştir, ama ona indirgenemez. Bazı sosyalistler, genel krize referansla “bunlar tabii ki olacak” diyorlar. Hayır, doların yılbaşından itibaren mesela 18 Mayıs’a kadar yüzde 20 değer yitirmişken bir gün içinde yüzde 10’un üzerinde değer yitirmesi bir şekilde açıklanmalıdır. Bunun  nedeni tam tamına Erdoğan’ın basıncı altında Merkez Bankası’nın doların yükselişi karşısında faiz artırımı anlamına gelecek bir tedbiri günler, hatta haftalar boyunca alamamış olmasıdır. Evet, dolar artık başını almış gitmiş gibi görünmektedir, yani işin içine spekülasyon girmiştir. Ama bunun ardında “iç ve dış yıkıcılar” olması gerekmiyor. Spekülasyon kapitalizmin doğasında içkindir. Borsa da, döviz piyasaları da dev birer kapitalist kumarhanedir. Spekülasyon burada para kazanabiliyorsa bunun nedeni Türkiye’nin kendi iktidar yapısının iç çelişkisidir. Türkiye hem neoliberalizme teslim olmuştur, 16 yıllık AKP dönemi buna dâhildir, hem de onun gereğini yerine getirmemiştir. Nitekim, Merkez Bankası, 23 mayıs akşamı, kallavi bir üç puanlık (300 baz puanlık) faiz artışına gidince, dolar aniden bir önceki günün düzeyine düşmüştür. Bu, faiz artışı duracak demek değildir. Temeldeki çelişkiler devam ettikçe, artış eğilimi çok güçlü olacaktır. Ama belirli anlarda bu artışın yönü geriye çevrilebilir, en azından artış hızı yavaşlatılabilir. Her şeye bakıp “kriz var” demek halka günlük gelişmeleri açıklama konusunda kendi elini kolunu bağlamak anlamına gelir.

Kısa bir özet: Doların yükselişi ve Türk lirasının baş aşağı düşüşü, kapitalist sistemin dünya çapındaki düzeninin kendi iç çelişkilerinin bir ürünüdür. Sonucu muhtemeldir ki Türkiye için ağır bir kriz olacaktır. Bu da en ağır şekilde işçiyi emekçiyi vuracaktır. O yüzden hazırlanmamız gerekiyor.
Şimdi burada duralım. Gözümüzü kapitalist düzenin savunucularının krizi nasıl ele aldıklarına ve ne çözüm önerdiklerine çevirelim ki onlara nasıl karşılık vereceğimizi daha iyi bilelim.

Dolar neden yükseliyor? ya da Türk lirasının baş aşağı düşüşü (2): Burjuva iktisatçıları arasında büyük kavga

Sungur Savran
Mayıs 26, 2018

“Dolar neden yükseliyor?” sorusu her şeyden önce işçinin emekçinin yarın karşı karşıya kalması muhtemel ağır krizle nasıl başa çıkacağını belirlemek için önemli. Ama aynı zamanda burjuva iktisatçıları krizin nedenleri konusunda kendi aralarında büyük bir kavgaya tutuşmuşken bu sorunun cevabı daha da büyük önem taşıyor.
Sermaye sahiplerinin düzenine şu ya da bu şekilde, şu ya da bu partinin, şu ya da bu sermaye örgütünün hizmetkârı olarak hizmet etme yarışı içindeki iktisatçılar (genç kuşak bazen karıştırıyor, aynı anlama gelmek üzere ekonomistler) çok ciddi bir anlaşmazlık içinde.
AKP’nin iktisatçıları, cumhurbaşkanı danışmanlarından köşe yazarlarına kadar, bu krizin birtakım “yabancı” güçlerin saldırısının sonucu olduğunu ileri sürüyorlar. Buna seçim döneminde bu saldırının Tayyip Erdoğan’ı yıpratma savaşı amacını içerdiği iddiasını ekliyorlar. Yiğit Bulut’tan Kerem Alkin’e, hatta iktisatçı olmayan Mehmet Barlas’a, AKP yanlısı kalemler bu yabancı güçlerin amacının Türkiye’yi zayıflatmak olduğunu ileri sürüyorlar. Tayyip Erdoğan’ın yıpratılması çabası da, Erdoğan’ın Türkiye’yi bir dünya gücü haline getirmekte oluşuna bağlı. “Yabancı”lar bunu çekemiyor, onun için Erdoğan’a yükleniyorlar. Hikâye bu. İnanırsanız.
Bunlara hükümet de katkıda bulunuyor. Binali Yıldırım, aynen Yiğit Bulut gibi, yaşanan sarsıntının nedenini “seçim ortamında piyasaları bozmaya yönelik iç ve dış kaynaklı teşebbüsler” olarak niteliyor. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, dolardaki yükselişi “kabul etmiyorum” diyerek idealist felsefenin tarihine geçmenin dışında, “Türk Lirası’nın değer kaybını bir reel makroekonomik nedene bağlamak mümkün değil” diyor. Hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ her zamanki gibi çoğundan daha saldırgan: “Dolarla oynayarak milletin cebine, millete zarar verecek sonuçlar ortaya koyarak, bu seçimin sonuçlarını değiştireceğini düşünenler varsa aldanıyorlar. Millet oyunu gördü, oyuncuyu da gördü.”
Buna karşılık, AKP karşısında konumlanan iktisatçılar, sarsıntıyı yabancıların bir komplosuna, bir oyununa değil ekonominin işleyişindeki zaaflarına ve ekonomi yönetiminin ortaya çıkan sorunları katbekat arttıracak tutumuna bağlıyor. Ekonominin zaafları arasında son derecede yüksek cari açık (yani ekonominin döviz cinsinden giderinin gelirinden çok daha yüksek olması), iç ve dış borçluluğun ciddi düzeye yükselmesi, devlet bütçesinin yüksek düzeyde açık vermesi, yapısal reformların yıllardır ihmal edilmesi (TÜSİAD katkısı) vb. gösteriliyor. Mahfi Eğilmez’den Ege Cansen’e liberal iktisatçılar işin bu yanını vurguluyor. Hükümet sözcülerinden ve onun iktisatçılarından gelen “temel makroekonomik göstergelerde sorun yok” iddiası burada bir ilk sarsıntı yaşıyor elbet. Ama tartışma daha da sıcak biçimde hükümetin son dönemde izlediği politikanın kriz yaratıcı bir faktör olarak rolü üzerinde yoğunlaşıyor.
Burada AKP’ye muhalif burjuva iktisatçılarınca öne sürülen çok çeşitli iddialar var. En önemlilerini sayarsak iddialar şöyle: OHAL yabancı sermayenin Türkiye’den kaçmasına neden oluyor (TÜSİAD yine bu konuda çok aktif); faiz politikası, özel olarak da Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın bağımsızlığına müdahale ederek gösterge faizin yükselmesini engellemesi, doların yükselişinde çok ciddi rol oynuyor; AKP, seçimleri kazanırsa liberal ekonomi politikasını toptan terk etmeyi planlıyor. Bu konuda en keskin temsilcilerin, cumhurbaşkanı danışmanı Yiğit Bulut ile onun hedef aldığı Merkez Bankası’nın eski başkanı, şimdi ise İyi Parti milletvekili adayı Durmuş Yılmaz olduğu söylenebilir. Ama hükümet üyelerinin “iç ve dış kaynaklı” komplo ve doların spekülasyon yoluyla değerlenmesi iddialarının doğrultusu da Yiğit Bulut ile aynı. Buna karşılık, Meral Akşener’den CHP’li Selin Sayek Böke’ye kadar düzen muhalefetinin sözcüleri, hatta Muharrem İnce, meselenin bir “güven meselesi”, “OHAL’in kaldırılması” meselesi olduğunu söyleyerek aslında aynı kulvarda konuşmuş oluyorlar.
Şöyle özetleyelim: Hükümete muhalif liberal iktisatçılar ekonominin sorunlarını vurgulamakla bu sorunları halı altına süpürmeye çalışan AKP yanlısı iktisatçılardan ayrılıyorlar. Ama iş hükümetin ekonomi politikalarına gelince, her iki taraf da karşılıklı suçlamalara rağmen aynı bakış açısında buluşuyor. Liberal muhalifler “bu iktisat politikaları dünyada kabul görmez” diyor, AKP’liler “dünya hükümete komplo kurmuş durumda” diyor. Yani AKP ile dünya ekonomisine hâkim güçler arasında bir çelişki var, ama biri birini, diğeri ötekini suçluyor.
Faiz politikası meselesinde ise en faal olan isim cumhurbaşkanının bir başka ekonomi danışmanı olan Cemil Ertem. Ertem Erdoğan’ın Londra’daki ünlü Bloomberg görüşmesinde üzerinde durduğu “reel faizin önemi” eksenli “faiz nedendir, enflasyon sonuç” önermesini savunan yaklaşıma, geçmişin burjuva iktisadının önemli bir para teorisyeni olan Irving Fisher’dan teorik gerekçeler yaratarak tartışmaya katılmış bulunuyor.
Tartışmayı anladık. Okuyucu soracaktır: Kim haklı? Yalın cevap verelim: İkisi de haksız! Bir sonraki yazımızda bunu anlatacağız.

“Dolar neden yükseliyor?” ya da Türk lirasının baş aşağı düşüşü (3): Wall Street ile İslami finans arasında kalakalmak

Sungur Savran
Mayıs 27, 2018

Hükümetin temsilcileri ekonominin bütün sorunlarını Türkiye’ye, yani onlara göre aslında Erdoğan’a yönelik dış komploya yükleyerek halkın emperyalizme karşı öfkesinden, milliyetçi duygularından yararlanmaya çalışıyorlar. Söylenenler modern dünyayı birazcık tanıyanlar için yenir yutulur gibi değil: Türkiye halkı resmen aptal yerine konuluyor. Ama haydi onlar politikacı. AKP yanlısı iktisatçılarda hiç mi utanma duygusu yok? Söyledikleriyle çağımızın belirleyici ekonomik sistemi kapitalizmi bir kalem darbesiyle ilga ediyorlar sanki. Bu iktisatçılara sormak lazım: Siz bu iktisat teorisini nerede öğrendiniz? Türkiye ekonomisinin içine düştüğü badireyi bütün dünyanın Türkiye’ye karşı komplo kurmasına bağlıyorsunuz. Bunun teorik arka planı ne? Bırakın teoriyi, hangi ders kitabında okudunuz?
İster sağcı, muhafazakâr, liberal, ister solcu, anti-emperyalist, Marksist, bütün ekonomi teorileri finans piyasalarının işleyişinde ve finansın reel ekonomiyle ilişkisinde her biri kendine göre bir dizi nesnel, devletlerin iradesinden bağımsız, Marksistlerin kullandığı terimle söyleyelim “anarşik” olarak işleyen etkenin rolünü inceler. Siz ise kalkıyorsunuz, bu etkenlerin hiçbiri yokmuş gibi komplodan söz ediyorsunuz. Bütün dünya kriz yaşadı mı “piyasa kuralları işliyor” diyorsunuz, Türkiye kriz yaşadı mı “komplo” diye bağırıyorsunuz. Siz alemi sersem mi sanıyorsunuz?
Soruyoruz: Türkiye’ye karşı komplo var. Arjantin’e karşı da mı komplo var? Varsa neden uzun yıllardır, daha kesin olarak söyleyelim, 2003’ten bu yana “ulusalcı sol” olarak bilinen karı-koca Kirchner’lerin yerine daha birkaç yıl önce seçilmiş olan, bütünüyle emperyalizm ve piyasa dostu Maurizio Macri’ye neden komplo kuruyor emperyalizm? Yok, Arjantin’e komplo kurulmuyor diyorsanız, onun krizine yol açan türden etkenler neden Türkiye’de etkili değil? Soruyoruz: Türkiye’ye özgü bir ekonomi bilimi mi var? Türkiye’ye özgü tarih yasaları mı var?
Tabii aranızda kendisi sabah akşam komplolarla, kumpaslarla, ayak oyunlarıyla yükselmeye çalışanlar çok olduğu için, onların iktisatçı kılığında dolaşan komplo teorisyenleri olmaları kendi ruh durumlarının ürünüdür. Doğrudur, sizin gibiler 1997 Asya krizine de komplo dediler, 1999 Rusya krizine de. 2001’de Arjantin de komploya kurban gitmiştir mutlaka. Bu komploları kim kurdu? Elbette Amerika! Amerika yapabilse kurardı belki komplo. Ama dev dünya piyasasını Amerika bile bu şekilde kontrol edemez, bunu anlayamadınız hiç. Şimdi esas soruyu soruyoruz: 2008’de ne oldu? Amerika devasa bir finans krizine düştü! Amerika kendine de mi komplo kurdu?
Siz ne zannediyorsunuz? Koskoca Goldman Sachs’ler, Stanley Morgan’lar, koskoca Wall Street, Londra’nın “City” diye anılan borsası ve banka sistemi, Deutsche Bank’lar, Japon bankaları hepsi Amerikan devletinin elinde mi? Saçmalamayın! Bunlar, evet, Türkiye’den de, Arjantin’den de çekiliyorlar. Ama şehir ağası Trump onlara öyle emir verdi diye değil! Türkiye’de geleceklerini güvenli görmüyorlar. Nedenlerini bu yazı dizisinin ilk bölümünde açıkladık, tekrarlamayacağız. Ama düşündükleri Türkiye’ye komplo değil, kendi kârları. Bu kadar basit!
Bu yazının ilk bölümünde alaylı biçimde “kapitalizmin yasaları Türkiye’de hâlâ işliyor!” yazmıştık. Şimdi de aynı şeyi dünya için söylüyoruz: kapitalizmin yasaları dünyada da hâlâ işliyor! Aklınızı iktidar sahiplerine kiralayacağınıza biraz toparlansanız daha iyi edersiniz! Bütün dünyayı güldürmeyin kendinize!
Bakın Tayyip Erdoğan ekonomi hakkındaki son açıklamasında ne dedi? “Olan bitenler Türkiye ile ilgili değil. Dünyada bir sorun yaşanıyor.” Şimdi kaldınız mı ortada?
Dipsiz kuyu liberalizmi
İktidarın karşısındaki liberal iktisatçılar, rakiplerinden farklı olarak hiç olmazsa içinde yaşadığımız dünya sisteminin bir komplolar dünyası değil, bir kapitalist sistem olduğunun farkında. Ama ötekiler nasıl Amerika’nın (veya biraz daha genel olarak emperyalist bazı güçlerin) her istediği yerde kriz yaratabilecek kadiri mutlak bir güç olduğuna iman etmişse, bunlar da tamamen her türlü iradeden bağımsız bir piyasanın insanlığın kaderi olduğuna o kadar inanmış durumdalar. Piyasa tanrısı her ekonomiye sonunda istediğini dayatır. Onun yasalarının dışına çıkılamaz. Şayet siz çıkış yolunu bulamıyorsanız, yolu gösterecek bir kılavuz, yani İMF vardır. O yetmiyorsa, bazen yerli bir İMF ajanı (Kemal Derviş) bulunur. İş ki siz piyasaya, İMF’ye ve Kemal Derviş’e biat edin!
Ne tuhaftır ki, “piyasalar”ın ve İMF’nin çıkış yolu daima kemer sıkmaya, işçilerin emekçilerin kazanımlarını, mesela iş güvencesi getiren kıdem tazminatını, mesela iş cinayetleri önünde bir engel olabilecek işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatını, mesela güçlü sendikaları tasfiye etmeye ve ülkenin bütün kamu mülkiyetini yerli ve yabancı özel sektöre devretmeye dayanır. İşte bu liberal ekonomistlerden birinden (Ege Cansen) krizin çözüm reçetesi:
“Bir daha devalüasyon krizine düşmemek için, cari açığın kapanmasından başka çare yoktur. Bunun için de ücret artışlarının, devalüasyonun altında seyretmesi, esnek istihdam reformunun (taşeronluk, yarı zamanlı ve geçici işçi çalıştırma dâhil)yapılması şarttır diyorum.  Topu taca atıp, adalet ve eğitim reformları yapılmadan OHAL kaldırılıp, tam demokrasiye geçilmeden ‘cari açık kapanamaz’ diye zırvalamıyorum.”
Ne doymak bilmez bir açlığınız var sizin! Ne zaman bir krize girseniz, ne zaman “rekabet gücünüz”de bir zaaf doğsa mutlaka işçiye emekçiye yüklenirsiniz. Kapitalizm dediğiniz şey dipsiz kuyu, mübarek.
Cansen kendisi dışındaki liberallerle epey bir atışmış: TÜSİAD’ın krize çözüm olarak OHAL’in kaldırılması vb önerilerini “topu taca atmak” olarak nitelemiş. Anlamıyor: OHAL TÜSİAD’ın kodamanları için bir şifredir. Onlar OHAL kaldırılsın derken “aman Batı siteminden uzaklaşıyor gibi görünmeyelim” demek istiyorlar. Dertleri demokrasi falan değildir. Dertleri bir kez Batı sisteminin dışında bir hukuk çerçevesi kabul edildiğinde Wall Street ve diğerlerinin küseceğidir. Yani OHAL’in kaldırılması Merkez Bankası’nın bağımsızlığının kod adıdır.
AKP’nin kişilik bölünmesi
 “Dış komplo” teorisini savunanlar, Türkiye’nin “liberal” büyük burjuvazisini ürkütüyor. Kapılar bir açıldı mı, Merkez Bankası bağımsızlığı bir çiğnendi mi, ardından sermaye hesabının denetim altına alınacağı, döviz serbestisinin kalkacağı, hatta uç senaryolarda bütün dolar hesaplarının sabit bir kurdan Türk lirası hesabına çevrileceği türünden kaygılar alıp başını gidiyor. Şimdi buna tepkilere bakalım.
Binali Yıldırım yemin billah buna tezvirat diyor. Yiğit Bulut seçimlerden sonra da piyasa ekonomisinin devam edeceğini ısrarla söylüyor. AKP’nin en ateşli taraftarlarından biri Mehmet Barlas, dış kaynaklı komplo düşüncesine katılıyor ama ekliyor:
“Bütün bu gerçekleri göz önünde tuttuğumuz takdirde, faizlere falan takmanın anlamı yoktur. Çünkü faiz enflasyona karşı olduğu gibi son dönemde gördüğümüz olağanüstü kur dalgalanmalarına karşı da kullanılan bir araçtır. Yani dış kaynaklı algı operasyonlarına karşı uyanık olmamız gerekirken, Serbest Pazar'ın ve ekonominin temel kurallarını da aksatmamalıyız. Zaten bütün açıklamalar bunun böyle olacağını gösteriyor.”
Bu ne demektir? Uluslararası finans piyasalarına güven vermeliyiz. Oyunu kurallarına göre oynamalıyız. AKP bir kişilik bölünmesi yaşıyor. NATO ile Rabiacılık arasında, Wall Street’le İslami bankacılık arasında, faizle oynamakla Merkez Bankası’nın bağımsızlığı arasında.

Ortak hedef işçi emekçi!
Doğrusu, bu toz dumanın içinde seçimlerin ne olacağı da belirsiz, seçimlerden sonra Türkiye’nin ne yol tutacağı da. Ama bir şeyden en ufak bir kuşkunuz olmasın: Her iki kamp da seçimden sonra “hep birlikte fedakârlık yapma gereği”nden, “kemer sıkma”nın zorunlu olduğundan söz edecek, buna karşı direnecek toplumsal güçleri de bastırmaya yönelecektir.
Öyleyse ne yapmalı? Elinde değer olmadığı için, boğaz tokluğuna çalıştığı için, ay sonunu zor getirdiği için dolar veya öteki değer saklama araçlarını biriktiremeyenler cephesi ne yapmalı?
Bu dizinin son yazısında da bu sorunu ele alalım.

“Dolar neden yükseliyor?” ya da Türk lirasının baş aşağı düşüşü (4) Programımız: Merkez Bankası üzerinde proletarya diktatörlüğü

Sungur Savran
Mayıs 29, 2018

Bu yazının üçüncü bölümünün ana mesajı, iktidar yanlılarının ekonomik krizi “dış düşman komplosu”na bağlayan yaklaşımının tamamen üfürükçü iktisadı olduğu idi. Bunu çeşitli biçimlerde anlatmıştık. Ama işin esası şudur: Dış düşman varsa siz de tedbirinizi alacaksınız. Emperyalist devletler 1918’de genç Sovyet devletini yıkmak için Beyaz Orduları finanse edip silahlandırdı. Lenin ve Trotskiy, “dış düşman var” diye şikâyet edip durmadılar, Kızıl Ordu’yu kurdular. Ertesi yıl İstanbul emperyalistlerin işgaline uğradı (1920’de bu işgal daha da sıkılaştırıldı). Milli Mücadele’nin liderleri, Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay ve ötekiler şikâyet edip durmadı, Anadolu’da bir hareket inşa ettiler, bozkırın ortasında Millet Meclisi kurdular. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Yugoslavya’yı işgal etti. Yugoslav partizanları örgütlendi, savaştı, kazandı. 1960’lı yılların başında ABD devrimci Küba’yı yıkmak için birtakım devrim kaçkınlarını Domuzlar Körfezi’ne yolladı, Fidel savaştı, kazandı. Bizim hükümet devamlı “dış düşman”, “beka sorunu”, “Batı bize düşman” diyor. Yeni Şafak’ın başyazarı İbrahim Karagül “ABD ile savaş başladı” diye atıp tutuyor. Sonra ABD Suriye’yi bombalayınca, AKP toplu halde alkış tutuyor. Madem “beka sorunu” var, gereğini yapın!
Bu ekonomik kriz dış düşmanların işiyse, bunlar bir hafta içinde paramızı pul haline getirdiyse, kabahat sizin.  16 yıldır bu ülkeyi siz yönettiniz. Ekonomiyi teslim ettiğiniz Ali Babacan’larınız, Mehmet Şimşek’leriniz, “dış düşman”ın temsilcisi gibi ekonomiyi ve finansmanı Wall Street’e teslim etti. “Kendi düşen ağlamaz” denir. Sonra başladınız “dış komplo” falan. Ama şimdi de Londra seferleri başladı.
“Kahpe İngiliz”le neyin pazarlığını yapıyorsunuz?
Bizim için “kahpe” veya başka aşağılama sıfatlarıyla anılacak halk yoktur. Bizim için bütün halklar güzeldir. İngiliz işçisiyle, emekçisiyle hiçbir sorunumuz yok. Bizim sorunumuz İngiliz emperyalizmiyle. İngiliz burjuvazisinden nefret ederiz, arasında bankacılar ve borsacılar ayrıcalıklı yer tutar. Bizim sorunumuz İngiliz hükümetiyle. Bizim sorunumuz, Londra Belediye Başkanı iken Erdoğan için yakası açılmadık benzetmelerle bir sözde şiir yazan, şimdi Dışişleri Bakanı olan Boris Johnson adlı şahısla. Bizim sorunumuz Britanya devletiyle. Bizim sorunumuz medeniyet içinde ilkellik timsali kraliyet ailesiyle.
Ama sizin geleneğiniz İngilizler için sanki bütün bir ulus suçluymuş gibi “kalleş” de der, “kaypak” da, “kahpe” de. Madem bunlar bizim düşmanımız, İngilizlerle neyin pazarlığını yapıyorsunuz? Seçim faaliyetinin tam ortasında cumhurbaşkanı İngiliz kraliçesinin elini sıkıyor. Bloomberg’e çıkıyor, Chatham House’ı ziyaret ediyor. Yetmiyor, ardından ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı ile Merkez Bankası başkanı Londra’ya gidiyor. Ne istiyorsunuz City’den? Karşılığında ne vereceksiniz? Hani bunlar “düşman”dı? Wall Street ile City ne zamandan beri ayrı politikaya sahip oldular?
Uluslararası politika söz konusu olduğunda Britanya adaları, Atlas Okyanusu’nun doğusunda değil batısındadır. Britanya ABD ile hep bir “özel ilişki” içinde olmuştur. Şimdi siz ABD komplosu ile karşı karşıyasınız. Bu komploya karşı sizi Britanya koruyacak, öyle mi? Bu tam tersine, ABD ile Britanya arasında bir özel işbölümü olmasın? Sakın ABD “kötü polis”i oynarken Britanya da tavizler almak üzere “iyi polis” rolünü üstlenmiş olmasın?
Tayyip Erdoğan dolardaki yükselişin dünya çapında bir eğilimin sonucu olduğunu artık teslim etmiş bulunuyor. 23 Mayıs’ta şöyle konuştu: “Kurdaki dalgalanma sadece ülkemizle ilgili değildir. Küresel düzeyde yaşanan bir sorundur. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler bu dalgalanmayı daha derinden hissetmektedir.” Demek doların yükselişi komplo falan değildir! Binali Yıldırım’a, Bekir Bozdağ’a ve AKP’li üfürük iktisatçılarına duyurulur!
Başka ne diyor Erdoğan?
“Türkiye serbest piyasa ekonomisin tüm kuralları ve kurumları ile uygulayan bir ülkedir. Bugün olduğu gibi yeni yönetim sisteminde de para politikalarında küresel yönetişim ilkelerine bağlı kalmayı sürdüreceğiz ama küresel yönetişim biçimlerinin de ülkemizi bitirmesine müsaade etmeyeceğiz. Özellikle mali disiplinin süreceğinden ve finansal istikrarın gereğinin yapılacağından kimsenin şüphesi olmasın.”
İşte bunun için diyoruz Wall Street’le İslami bankacılık arasında kalakalmak diye. Hem “bağlı kalacağız”, hem “ülkemizi bitirmesine izin vermeyeceğiz”.

Soldan Merkez Bankası bağımsızlığı savunusu mu?
Şimdi işçi sınıfı safları, sosyalist hareket, sol aydınlar da bir tehlike ile karşı karşıya. AKP Wall Street’le, “piyasalar”la, “küresel yönetişim”le cebelleşiyor ya. Soldan da AKP’ye muhalefet adına, eğer uluslararası neoliberal düzenin parçası olmayı seçerseniz “küresel yönetişim” kurallarının kaçınılmaz olduğu, çatışma devam ederse mutlaka cezalandırmanın da yaşanacağı yolunda görüşler ifade edilmeye başlandı. Bir yanıyla doğru. Ama iş burada bırakılırsa doğacak izlenim uluslararası finans âlemi ile çatışmanın yanlış olduğu izlenimine kadar varabilir. Solun, “küresel yönetişim kuralları” diye anılan sisteme ilişkin tutumunu berrak biçimde dile getirmek gerekir.
Bir konuda bütünüyle açık olmalıyız. Başka her şeyi bir yana bırakın. Merkez bankası bağımsızlığı, teknik bir mesele değildir. Merkez bankacılar çok karmaşık olan para meselelerini siyasilerden, hükümetlerden daha iyi bilir diye yerleştirilmiş bir ilke değildir. Merkez bankası bağımsızlığı, işçi sınıfı ve emekçi halk enflasyona yol açması ihtimali olan talepler yapamasın, sosyal harcamaların arttırılmasını talep edemesin, hükümetler bu taleplere kulak verip harcamaları arttırarak, karşılıksız para basarak kapitalist rasyonaliteyi bozamasın diye getirilmiştir. Merkez bankası bağımsızlığı, derinlemesine siyasi ve halk düşmanı bir ilkedir.
Erdoğan kendi politik yönelişi ve/veya İslamcı tabanını yanıltmak için bu bağımsızlıkla sorun yaşıyor diye, onun karşıtları bu bağımsızlığa sahip çıkarsa, finans kapitalin yanına düşmüş olurlar. İşçi sınıfı karşıtı politikalar uygulamış olurlar.
Biz Merkez Bankası’nın para politikasının yandaş şirketlere kaynak aktarımı ya da batan bankaların kurtarılması ya da ekonominin seçime kadar ayakta kalması türünden amaçlar uğruna bütünüyle bir rüşvet mantığına göre yönetilmesine elbette karşıyız. Bunu sadece AKP yapar falan demiyoruz. Bu, kapitalist devletin mantığında var. Çarpıcı bir örnek verelim. Merkez bankalarının bağımsızlığını en çok savunan Amerikan burjuvazisidir. Ama 2008 krizinde en başta Amerikan merkez bankası Federal Reserve olmak üzere bütün emperyalist ülke merkez bankaları (Avrupa Merkez Bankası, Bank of England, Japonya Bankası vb.) batmakta olan bankaları, sigorta şirketlerini, mortgage şirketlerini ve diğer finans kurumlarını kurtarmak için trilyonlar harcarken merkez bankalarına da bu politika için gerekli karşılıksız para basma anlamına gelen miktar genişlemesi işini yaptırdılar. 2008-2009’da ABD Hazine Bakanlığı ile Federal Reserve’ün bütünüyle koordinasyon içinde çalışmadığına inanacak kadar safdil olan herhangi bir iktisatçı var mıdır? Yani iş, banka ve şirket kurtarmaya gelince merkez bankası bağımsızlığı boş laftır! Merkez bankası bağımsızlığı işçi sınıfının ve emeğiyle geçinenlerin taleplerini engellemek için geliştirilmiş bir “kutsal ilke”dir.
Yani biz Türkiye’de Merkez Bankası bağımsızlığının karşısına AKP hükümetinin oyuncağı olacak bir para politikasını koymuyoruz. Bu yüzden yazımızın başlığını sembolik olarak “Merkez Bankası üzerinde proletarya diktatörlüğü” koyduk. Bundan kastımız, işçi sınıfı örgütlerinin basıncıyla Merkez Bankası’nın sosyal harcamalara, ücret artışlarına ilişkin kaynak ihtiyacını karşılayacak ölçüde ve yönde kredi yaratmasıdır. Bunun için şu anda var olan hiçbir düzen partisine güvenmiyoruz. Ancak işçi sınıfının büyük mücadeleleri yoluyla elde edilebilir böyle bir sonuç. En alçakgönüllü senaryoda bu, işçi eylemleri (grevler, işgaller, kitle eylemleri) sonucunda burjuvazinin geri adım atmasıdır. Orta düzey senaryoda ise bütün bankaların kamulaştırılması ve tek bankada birleştirilmesidir. Kapitalizmin dev kumarhanesi borsanın da kapatılmasıdır. O zaman Merkez Bankası’na ne hacet? Devletin tek bankası bütün toplumun çıkarlarını şirketlerin çıkarlarının önüne alacaktır. Bunun tam olarak gerçekleşmesi ise en ileri senaryoyu gerektirir: bir işçi iktidarını.
Bunlardan herhangi birinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini sınıf mücadelesinin dozu, gücü, örgütlenmesi, stratejisi ve taktikleri belirler. Elbette bunun için işçi sınıfının bütün düzen partilerinin karşısında kendi partisini bir güç haline getirmesi de gereklidir.

Ya işçi emekçiye para, ya Koç’a, Sabancı’ya, İspanya’ya, Hollanda’ya, Katar’a, Dubai’ye!
Bunları hayal gibi görenler çok olacaktır. Biz kolaydır demedik. Aşama aşama amaçları gösterdik. Bunlar olmaz mı diyorsunuz? O zaman kriz karşısında sermayenin çözümlerinin uygulanmasını savunuyor duruma düşeceğinizin de farkına varmanızı öneririz. Merkez bankası bağımsızlığının kabulü, kriz başladığında sarsıntıya girecek olan bankaların devlet parasıyla ayakta tutulması demek olacaktır. İşçinin, memurun, emekçinin, esnafın-zanaatkârın, çiftçinin ödediği vergilerle Garanti’ler, ING’ler, QNB’ler, Denizbank’lar, yani Türkiye’nin işçisi işinden olurken, esnaf-zanaatkârı siftah bile yapamazken, köylüsü borç kölesi haline gelirken Koç ve Sabancı ile birlikte İspanya, Hollanda, Arap sermayesi kurtarılacaktır! “O kadar da olmasın” mı diyorsunuz? Bize bir üçüncü yol gösterin de görelim.
Amerikan muhalefetinin demagojisine alkış tutup yine emperyalizmin ve onun yerli ortağı TÜSİAD burjuvazisinin çözümlerini uygulamaya hazırsanız, buna da hazır olun. Yok değilseniz, şimdiden işyerinizde, sendikanızda ve en önemlisi işçi sınıfı politikası doğrultusunda bugünden örgütlenmeye başlayın. Bugün imkânsız gibi görünen şey, o mücadele başladığında yarın imkân dâhiline girecektir. Bunun mümkün olması bugünden, en başta işçi kardeşlerimiz olmak üzere sizlerin de harekete geçmenizdir.

Yaklaşan krizin yükünü sermayenin sırtına yıkmalıyız!
Dolardaki yükseliş ya da Türk lirasındaki düşüş o kadar ciddi boyutlara ulaştı ki, bu yaşananın ağır bir krizin açılış aşaması olduğu kolayca söylenebilir. Dolar bu kadar yükselince, en başta dolarla borca girmiş olan firmalar olmak üzere iflaslar başlayacak. Toplam yatırım talebi azalacak. İnşaatta zaten yaşanmakta olan talep krizi ile birleşince bu, toplam talepte çok ciddi bir düşüş anlamına gelecek. İflas eden firmaların dışındaki şirketler de üretim hacmini daraltacak. İşçi çıkartmaları başlayacak. Zaten çok zayıf olan ücret artışları bütün bütüne duralayacak, sıfır sözleşmeler imzalama yolunda baskılar başlayacak. İşçi çıkartma ve ücretlerde durgunluk tüketim talebinde de düşüşe yol açacak. Kısacası ekonomi ciddi bir daralma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Ama aynı süreç içinde dolar cinsinden ithal girdiler (tabii en başta petrol ve doğal gaz) pahalılanınca enflasyon baskısı da artacak. İşçiler iki kez yoksullaşacak.
Yapılacak şey, krizin bedelini işçinin, emekçinin, çiftçinin, esnafın ödemesini reddetmek, krizden kim sorumluysa faturayı ona çıkartmaktır. Yükü emperyalist finans kapital ve onun yerli ortaklarının TÜSİAD’ın ve MÜSİAD’ın sırtına yıkmaktır. Devrimci İşçi Partisi, kriz karşısındaki programını bildirileriyle, bu sitede ve Gerçek gazetesinde açıklamıştır, açıklamaya devam edecektir. Bu yazı böyle bir programı ayrıntısıyla sergilemek amacıyla yazılmadı. Okurumuzu, o programı incelemeye çağırıyoruz. Örnek olarak şu yazıya bakılabilir: http://gercekgazetesi.net/dip-bildirisi/emekci-halkin-krizden-cikis-programi-doviz-yasaklansin-borsa-kapatilsin-turkiye-gumruk. O program şu sloganda özetleniyor: Fabrikalar, bankalar devletin, devlet işçinin! O programın burjuvazinin işçiye emekçiye kemer sıktırma programının tek gerçekçi alternatifi olduğunu, yarı yol çözümünün olmadığını ısrarla söylüyoruz.
Ama en önemlisi şudur. Bu yazı dizisinin amacı, burjuvazinin saflarındaki büyük kavgaya rağmen yaklaşan kriz karşısında her iki kampın da programının işçiye emekçiye kemer sıktırma olacağını anlatmaktı. Bu doğruysa, bu programa alternatif öneren herkes, sadece iktisadi önlemler önermekle yetinmekten kaçınmalı, bu ekonomik alternatifin siyasi alanda hangi aktörlerce savunulacağına da işaret etmelidir. Bir AKP karşıtı siyasi aktör olarak Amerikan muhalefetini gösteriyorsa, krize yaklaşımda bir alternatif göstermiyor demektir.
Alternatif, mücadeledir, sendikaları kazanmaktır, bir işçi sınıfı partisini inşa etmektir.
 
Düzeltme ve özür: Bu yazı dizisinin ilk bölümünde bir karikatüre yer vermiştik. Karikatürü dostumuz Ahmet Tonak’ın facebook sayfasında görmüş olduğumuzu da yazmıştık. Onun yönlendirmesiyle karikatürün Behiç Ak’ın eseri olduğunu belirtmiştik.Şimdi Tonak’tan öğreniyoruz ki, karikatür Behiç Ak’ın değil Oğuz Demir’in eseri imiş. Hem Behiç Ak’tan, hem de daha da önemlisi Oğuz Demir’den özür dileriz.