Kıbrıs Sorunu ile ilgili Meclis Konuşması

Sayın Başkan Değerli Milletvekilleri,

Toplumların tarihinde önemli tarihsel dönemeçler vardır. Bu dönemeçlerde verilecek kararlar, alınacak tavırlar oldukça önemlidir. Tarihsel momentler, insan iradesinden bağımsız oluşmazlar. O momenti yaratan, insanın daha iyiye, daha gelişmişe, daha refaha doğru verdiği mücadelede attığı adımların yarattığı birikimdir. Tarihsel süreç, kendi içerisinde dalgalanmalara sahiptir. Bedel ödemeden, belli toplumsal hedeflere odaklanmadan, toplum olma bilincini geliştirmeden sonuç üretmek mümkün değildir. Her evrensel değerin ardında yatan işte bu tür çok büyük mücadeleler vardır.
Barış kavram itibarıyla, alternatifi olmayan bir kelimedir, böyle bir özellik taşır. Kime sorsanız barış yanlısıdır. Kimse ben savaş isterim demez. Ancak barış yapmak için cesaret, akıl ve irade gerekir.
Kıbrısta müzakere süreci, 4 Mart 1964 tarihli BM Güvenlik Konseyi kararının ikinci hükmünde BM Genel Sekreterinin “bütün halkın refahını, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını gözeterek, BM Anlaşmasına uygun, Kıbrıs’ın yüz yüze bulunduğu sorunun, barışçıl çözüm ve uzlaşmayla çözülmesi” için yetkilendirmesi ile başlayan bir süreç olarak okunabilir. Yine bu karar, o günün koşullarda düzenin yeniden tesis edilme sürecinde yetkinin resmi olarak Kıbrıs Cumhuriyetinde olduğunu belirterek, uzun ve zor bir yolculuğun ada toplumları için başlangıç zilini çalar.
Bugün Kıbrıs’ta tarihi bir dönemeçten geçiyoruz.
2017’nın Ocak ayı, Kıbrıs adasının geleceği açısından oldukça önemlidir, tarihidir. Tarih kendi dinamikleri ile değişen ve gelişen sosyo ekonomik şartların döngüsünde ilerler. Tekrarlanmaz. Mutlaka değişerek ilerler. Dolayısıyla bugünü konuşurken, dünle yapılan kıyaslayıcı referansların mutlak baskısı altında olmamız gerekir.
Yeni bir çağ var, yeni bir dünya var, yeni koşullar var. Kendi zorlukları içerisinde, farklılıkları içerisinde…
Evet,
1960, 1964, 1974, 1983, 2004 tarihsel dönmeleri olmasaydı…
77-79 Denktaş Makarios, Denktaş Kipriyanu üst düzey anlaşmaları olmasaydı,
Cuellar Belgesi, Gali Fikirler dizisi olmasaydı,
2003-2004 Annan Planları olmasaydı,
23 Mayıs- 1 Temmuz 2008 Talat Hristofiyas açıklamaları ve yakınlaşmaları
olmasaydı,
11 Şubat 2014, Eroğlu Anastasiades ortak açıklaması olmasaydı,
ve buradan saymayacağım nice BM Güvenlik Konseyi kararı olmasaydı, bugün gelinen aşamaya gelinemezdi.
Bunu niye söylüyorum: Bugün gelinen nokta, burada bulunan ve bulunmayan, Kıbrıslı Türklerin temsilcilerinin çok ciddi emeği, mücadelesi ve kavgası sonucu gelinmiştir. Ve bu sonuç verilen mücadelenin özünü kapsamaktadır. Her birimizin, en ince ayrıntısına kadar, en yüksek beklentisini demiyorum. Bir temelden bir özden bahsetiyorum. Herkesin kazanacağı bir yeni durum mutlaka herkesin özveride bulunacağı bir durumdur. Toplam kazanım, karşılıklı özveri ile mümkündür.
Günün sonunda, Referandumdaki oyumuz ne olursa olsun, karşı olalım veya evet diyelim…esas sorun şudur:
Kıbrıslı Türk toplumunun sürdürülebilir, dünya ile entegre olmuş, dünyaya açık bir sisteme kavuşması elzemdir. Bugün emeğin, sermayenin, kurumsal ilişkinin bu denli entegre olduğu, egemenlik devri veya paylaşımının ilk kez bu denli söz konusu olduğu bir düzey, dünya tarihinde yaşanmamıştır. Biz KKTC olarak tüm bu dinamiklerin dışında hayata tutunmaya çalışıyoruz…Bugün toplumların gelişme dinamiği için, açık toplumlara, açık ilişkilere ihtiyacı vardır. Eğitimde, sağlıkta…hayatın herhangi bir alanında uluslararası toplum ile karşılıklı bağımlılık ilişkisi geliştirmeden özlediğimiz dinamiği yaratabilmemiz mümkün değildir.
Uluslararası hukuğun dışına çıkarak alternatif arayışlarına girişmek, düşünmek, hayal etmek çağdaş bir siyaset aklı için söz konusu olamaz. Olmamalı. İster liberal ister muhafazakar, ister sosyalist olsun. Siyasi tarihin seyrinin tersine bir gidişat, Kıbrıslı Türklerin siyasi geleneğinde yoktur.
Dünden bugüne, Kıbrıslı Türklerin modern hayat arzusuna cevap verecek bir fırsatı görmezden gelemeyiz. Modern çağdaş bir toplum olan Kıbrıslı Türklerin varlığı, farklılığı ve kendini özel kıldığı nokta budur. Kendi tarihsel serüvenimiz içerisinde oluşmuş toplumsal karakterimizin gelişmek yerine başkalaştırılmak istenmesi karşısında gösterilen tepki ve direnişi yabana atamayız. Tüm bunlar, toplumsal varlık ve kimlik mücadelesinin parçalarıdır. Toplum sahip olduğu değerler üzerinden gelişmek istiyor, başkalaşmak değil ve bunun yani onun elindeki en önemli ayrıcalığın kayıp gitmesine izin vermez vermeyecektir.
Kıbrıslı Türkler, bu noktada Kuzey Kore muamelesi görmeyi ya da toplumsal gelişmeyi aklın, aydınlanma çağının değerlerinden ayrılarak, dini referanslar üzerinden kurgulamaya çalışan bir maceranın parçası olmak da istemiyor. Gerçekten eğitimli toplum olmamız bizim en önemli ayrıcalığımızdır. Bunun değerini bilelim.
Şimdi, siyaset eğer toplumsal gelişim için, daha gelişmiş sosyal ve ekonomik bir düzen tesisi için alternatif yaratma ya da proje üretme işlevini, sorumluluğunu taşıyorsa…konuşmamız lazım. Bunu gurur ve onur meselesi yapmadan konuşmamız lazım.
Sürdürülebilir bir rejim ne demektir? Güvenlikli, ekonomik gelişmeye açık, yatırım iklimine sahip, uluslararası hukukun geçerli olduğu, kurumsal olarak denetim gücü yüksek, etkin bir devlet yapılanması üzerinden kurgulanmış, adil ve dünya ile entegre olmuş bir düzen demektir. Eğer siz ekonominizi, sosyal yapınızı bu bağlama oturtamıyorsanız, orada ciddi sorun var demektir.
Bu noktada, tarihin önümüze çıkardığı şu önemli fırsatı dikkate almamak, federasyona karşı olmak, uluslararası hukukun dışına çıkmayı zorlamak demektir. Bir siyasi eğilim olarak, konfederasyon, üniter devlet veya ilhaktan da bahsedebilirsiniz. Ancak unutulmaması gerekir ki, Kıbrıs adasında herhangi bir taraf kendi başına adanın kaderini etkileyecek bir siyasi karar alma kapasitesine sahip değildir. Hem karşılıklık olarak hem de uluslararası konjonktürün yüksek etkisi altında bunu değerlendirmekte yarar var. Bizim siyasi zorlamalarla ne kendimizi ne de Türkiye’yi, bu yönde oluşmuş uluslararası hukukun dışına çıkmaya zorlama hakkımız yoktur.

Ülkemizdeki sorun yapısaldır değerli arkadaşlar. Yapısal derken, öze dair kronikleşmiş bir soruna gönderme yapıyorum. Olası yapısal reforumlarla soruna çare üretme girişimlerinden bahsetmiyorum.
En azından 40 yıllık süre zarfında, siyasetin beklenen sonuç odaklı çözümü üretemediği, toplumun beklentilerine karşılık veremediği, kronikleşmiş sosyo ekonomik sorunların girdabında boğulduğu bir gerçektir. Bunun temelinde yatan etmen aynıdır.
Bu büyük girdap, bu yüksek sosyal çürümenin nedeni nedir? Neden siyaset bu ülkenin sorunlarına çözüm üretemiyor? Neden hükümete her gelen siyasi parti, görüşü ne olursa olsun ciddi sorunlarla karşılaşıyor? Neden her yeni kısa zamanda eskiyor? Neden ?
Ben gerçekleri gözardı edip, dışardan siyasi türkü okuyanlara kendimi kaptıracak değilim. Hiçbirşeyi beğenmeyen yeni siyasetçilerin türediği günümüzde, aktif siyasetin sorumluluğununun hele de bu şartlar altında ne denli ciddi açmazlar ve zorluklar taşındığını görmemeleri….bize ne durumda olduklarını ve siyasi poliannacılık oynadıklarını gösteriyor. Sorunun kaynağını iyi analiz etmemiz lazım…
Bu bütçe döneminde bol bol konuşacağız bunları…
Türkiye’den bağımsız, onun verdiği katkılardan bağımsız, sürdürülebilir bir sosyo ekonomik düzen kurma olasılığının olmadığını her bütçe döneminde yine konuşuyoruz. Cari giderler, yerel gelirlerle karşılanamıyor…Ekonomi büyüyemiyor, kumar sektörü, kadın ticareti, uyuşturucu ticareti, kara para aklama aldı başını gitti…
İş adamları şikayetçi, esnaf aynı durumda, özel sektör çalışanlarının ve asgari ücretlinin durumu içler acısı, kamu çalışanları çalışma koşulları bakımından ve üretken olamamaktan şikayetçi, performans kaybı üst düzeyde, öğretmenler, doktorlar…kimin kapısını çalsanız büyük gerginlik var.
Devlet etkin kılınamıyor…Denetim yok ! Devlet yatırım diye övündüğü alanlara girip asla ama asla gerçek manada denetim yapamıyor. Ve bu haliyle yapamayacak da.
Neden birbirimizi kandırıyoruz?
Dolayısıyla bugün soğukkanlı ve sorumlu olmak zorundayız.
Biz toplum olarak hiçbirşeye mecbur değiliz evet, ancak hakkımızı istiyoruz. Hakkımız adada iki eşit tarafın biri olarak onurlu bir şekilde, uluslararası dünyanın parçası olmaktır. Bunun da hayırı olmaz. Bugün, evetin alternatifi daha iyi bir evettir ve bunun için de Cumhurbaşkanı Akıncıya katkı koymamız şarttır.
Evet, siyaset sorunlara çözüm üretme, kalıcı çözüm üretme işidir.

Federasyon tezi unutulmaması gerekir ki bir Türk tezidir. Kıbrısın kendi siyasi tarihi içerisinde sürdürülebilir eşitlik ve güvence içeren bir sistemdir. Ve bu sistem bir sonuçtur…
Bu sonuç, çağdaş, karşılıklı kabul edilebilir, ortak bir adada, sahip olunan farklılıklara saygı üzerinde kurulu bir birliktelik rejimidir. Toplumları gözeten, koruyan ve geliştiren ama bireyi ezmeyen; özgürlüklerin varlığı ile güvenliği yok etmeyen; eşitliği ne nicelik ne de nitelik bakımından dar alana sıkıştırmayan; günlük kaygıları gözettiği kadar kısa, orta ve uzun vadedeki kazanımlar üzerine şekillenmiş bir düzenleme ile karşı karşıyayız.

Sayın Başkan Değerli Milletvekilleri,
Tarihsel gerçekler, yaşanmışlıklar ve acıları göz ardı edecek değilim. Çatışmaların varlığını yok sayacak değilim. Gerçekçi olacaksak her yönü ile gerçekçi olacağız. Çözüm yapacak toplumların karakteristik özelliklerini de yok sayacak, kendi serüvenleri içerisinde yaşadıklarını ve yaşattıklarını da göz ardı edecek değilim. Kıbrıs adasında yaşanan acıların sorumlularının sadece ada insanları olmadığını bilecek kadar da tarih bilincine sahibim. Tarihsel bağlamda korkunç bir dış müdahale ile, bu jeopolitik değeri çok yüksek ada sürekli etki, baskı altına alınmaya çalışıldı. Bunları unutacak değiliz. Unutmayacağız ancak toplumların algılarında oluşan acı olayları, karşılıklı olarak affedeceğiz. Affedeceğiz ki, yeni bir güne uyanabilelim, bu adada umudu yeniden yeşertebilelim.
Ancak, devam etmekte olan müzakereler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Kıbrıslı Türkler olarak toplumsal bütünlüğümüzü korumak, kimliğimizi ve varlığımızı her hal ve şartta geliştirmekle yükümlüyüz, deniyor. Bu genel anlamda bir doğrudur. Ancak kazanacaklarımızı ve kaybedeceklerimizi hesaba katarak bu iddiayı öne sürmek gerekir.
Bunun için tüm siyasi farklılıklarımıza rağmen, olayları ve süreçleri, soğukkanlılık ve sorumlulukla değerlendirmeden kaçınmamalıyız. Ve atacağımız her adımı, uluslararası hukuk bağlamından çıkarmamaya, kontrolsüz güç gösterilerine ortak olmamaya, bu tür gösterilerin aracı veya nedeni olmamaya büyük özen göstermeliyiz. Bir yangın yeri olan Ortadoğu, Kuzey Afrika gerçeğini de dikkate alarak ısınmakta olan Doğu Akdenizde ne ateşi yakacak kibrit ne de ilk ateşte yanacak çıra olmalıyız.

Müzakere süreci günün sonunda tarihi bir aşamaya ulaşmış durumdadır. Bu aşama, 18 aylık bir emeğin, çalışmanın ürünüdür.
Ocak ayında, bir takvimle 5’li konferansa doğru yol alınacak olunması, bizim açımızdan önemli bir başarıdır. Cumhurbaşkanı ve ekibinin bu konudaki uğraşlarının bir sonucudur.

Tüm müzakere tarihine baktığımız zaman, Kıbrıslı Türklerin temel argümanının öncelikle siyasi eşitlik üzerine kurulu olduğunu görürüsünüz. Yani olası yeni devletin siyaseten eşit ortağı olabilmek burada oldukça önem taşıyor.Ve elbette bu eşit ortaklığın sürdürülebilir olması için, etkin güvenlik rejimini uygun bir şekilde oluşturmak ve iki bölgeliliği inşa etmek önemlidir. Bunu yaparken 1963’de yaşanan büyük tarihsel hataların yeniden yaşanmamasını sağlamak; iki bölgeliliğin ve iki kurucu yapın birbirine tahakküm etmeden, birbiri üzerinde egemenlik kurmadan çalışmasını düzenlemek esas olmuştur. Eşitlik kavramını sayısal boyuta indirgemeden ve sayısal farklılığı yeni devletin işleyişinde kurgulayarak, nitelik olarak toplumsal düzeyi gözetmek, katılımcı bir anlayışla bireyler ve siyasi anlayışlar kadar toplumsal hassasiyetleri dikkate alacak bir yaklaşım geliştirmek. Gelişen tarihsel süreç boyunca ortaya konan argümanlar bileşeni bize bunları anlatmaktadır.
Bugün siyasi eşitlik olsun, iki bölgelilik olsun nasıl bir düzenin tesis edileceği BMGK kararlarında mevcuttur.
Yönetim ve güç paylaşımında, eşit ve etkin katılımlı bir yönetim oluşumu, iki kurucu irade ve iki bölgelilik bizim için toplum olarak temel önceliktir. Çünkü bu iki konu, Kıbrıslı Türklerin hem eşit ortaklık hem de güvenlik arayışına cevap oluşturacak düzenlemelerdir.

Önemli bulduğum birkaç noktanın altını çizmek isterim:
Şu an sürdürülen müzakerelerde ve ilk kez olarak, kendi toplumumuz arasında bir etnik bölünme yaratmayacak şekilde toplam bir sayı üzerinden nüfus düzenlemesine gidilmiş olması kabul edelim ki çok önemlidir. Bu gelişme evet çok önemlidir. Yıllardır, yanıltılan, dışlanan ve açık söyleyim, her seçim dönemi ve özellikle çözüm süreçlerinde siyasi malzeme yapılmaya çalışılan insanlarımız açısından çok önemlidir. Bütünlüğümüz ilk kez bu denli güçlü bir şekilde tanımlanmıştır.
Siyasi eşitliğin, Senatoda; Yargıda; Bağımsız görevlilerde sayısal bağlamda da sağlanmış olması yanında, “etkin katılım” ile, sayısal olarak az olan tarafın aleyhine gelişebilecek herhangi bir olaya müdahale edilebilecek bir sistemin geliştirilmiş olması yine oldukça önemlidir. Elbette Dönüşümlü Başkanlık konusunda ortaya koyduğumuz ısrarın niyet olarak karşılık bulmuş olması da tarihsel düzeyde önemlidir.
Güvenlik konusunda, eğer farklı bir durum gelişmezse 1960 Garanti ve İttifak sisteminin değişeceği gündemdir. Yeni bir güvenlik rejimine olan ihtiyaç ortadadır. Gerek garantör devletlerin tavrı gerekse, değişen dünya ve ada koşulları bunu ortaya koyuyor. İki bölgeliliğin belirgin bir şekilde oluştuğu bir ortamda, herhangi bir garantörün adanın tamamı üzerinde garantörlük iddiasında bulunması geçersiz bir argümandır. Kanımca, en güçlü güvence, siyasi eşitlik, hukuk sistemi ve yerel güvenlik güçleridir. Ancak günümüzde, askeri güvenlik yaklaşımının bu denli belirgin bir talep bir dünyada ve bölgede, bu konunun sorunun çözümünde kritik bir önem arzedeceği aşikardır. Kıbrıslı Türk halkının bu yöndeki hassasiyetini de saygı ile karşılıyorum. Bu çerçevede, yeni devletin iki eşit kurucu öznesinden biri olan Kıbrıs Türk Devletinde yaşayanların güvencesinin sağlanacağı yeni bir güvenlik rejime olan ihtiyaç açıktır. Bu güvenlik rejiminin Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesini yansıtan Meclis üzerinden sağlanması önemli ve üzerinde durulması gereken bir konudur. Belli bir zaman diliminde yeniden değerlendirmek üzere bu tür bir güvenlik modeli kurgusuna olan toplumsal ihtiyaç belirttiğim gibi açık bir konudur. Ancak bilmeliyiz ki, Avrupa Birliği koşullarında kurulacak yeni yapıda güvenlik kavramına karşılık gelecek olan uygulama, askeri önlem değildir: siyasi eşitliktir; ekonomik gelişmedir; kurucu devletlerin kendi kendilerini yönetme kapasitesidir.
1. Mont Peler’in görüşmesinde Toprak konusunda attığımız adım önemlidir. Bu noktada, Kıbrıs Türk tarafı olarak bizlerin, belli bir toprak tavizi vereceğimiz bilinen bir konudur. Toprak-Siyasi eşitlik dengesi üzerinden şekillendirilmiş tarihsel müzakere yapısı, bugün için bize bu konuda bir adım atmamızı gerekli kılıyorsa, toplum olarak bu noktada çekinceli davranamayız. Büyük resme odaklanmalıyız, toplu kazanımlar üzerinden bir toplum tasavvuruna girişmeliyiz. Elbette bu konuda bulunacak çözümün, insanların en az mağdur edileceği ve tercih ederse yerinden edilmeyeceği bir düzenlemeye kavuşturulması önemlidir.
Yeni kurulacak olan Devletin AB Birincil hukuku olması konusunda belli bir hassasiyet olduğu ortadadır. Özellikle mülkiyet ve toprak konularında varılacak anlaşmanın bireysel konular üzerinden AİHM’e gitme endişesi mevcuttur. Evet bu konu ciddi bir konudur. Yaptığımız görüşmelerden ve okuduklarımdan anladığım odur ki, Kıbrıs Türk tarafı bu konudaki hassasiyetini canlı tutmaktadır, Kıbrıs Rum tarafı ise, bu noktada konunun AB ile ilgili olduğunu ortaya koymaktadır. Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu konunun bir pazarlık konusu olmaması önemlidir. AB yetkilileri ile yapılan görüşmeler neticesinde, 10.Protokolun devreye sokulması ile birlikte Birincil hukuk konusunun hayata geçirilmesi yönünde Kıbrıstaki tarafların mutabakatı olduğu yönündedir. Bu konuda AB’nin ciddi sorumluluğu olduğu açıktır ve elbette gereği yapılmalıdır. Bildiğiniz üzere bu anlaşmanın 28 AB üye ülkeden onay alması gerekir. Elbette bu her ülkenin Parlamentosundan geçmesi gerekir demek değildir. Her ülkenin kendi onay makamına bağlı olarak Başkan veya Bakanlar Kurulu da olabilir…
Kurucu devletlerin, ticaret, finans, turizm, kültür, spor gibi konularda herhangi bir eyalet veya devlet ile (federal anayasaya ters düşmemek kaydı ile) anlaşma yapabilecek olması, son derece önemli bir konudur. Kıbrıs Türk Devletinin kendi iradesi ile gelişmesi açısından bu durum büyük bir fırsattır.
Ve elbette dolaylı vergileri toplayacak olan Federal Devletin yatırım bütçesinin 5/6 ‘inin ve AB yardımlarının, 13 yıl boyunca veya Kıbrıslı Türklerin kişi başına düşen milli gelirinin Kıbrıs rum kurucu devletinin en az yüzde 85’i oranına gelinceye kadar Kıbrıs Türk Devletine aktarılacak olması ciddi avantajlardır. Bu durum Kıbrıslı Rumlar tarafından kabul edilmiş olmasının altını çizmek isterim.

Sayın Başkan değerli Milletvekilleri,
Müzakere stratejisi, Mont Pelerin görüşmeleri ile yeni bir boyuta geçmiştir. Bu bir format değişikliğidir. Yani 11 Şubat 2014 Eroğlu Anastasiades açıklamasında kabul edildiği üzere :
“2. Liderler yapılandırılmış müzakereleri sonuç odaklı biçimde yeniden başlatmak hususundaki kararlılıklarını ifade etmişlerdir. Çözüme bağlanmamış tüm ana konular masada olacak ve birbirleriyle bağlantılı olarak görüşülecektir. Liderler mümkün olan en kısa zamanda bir çözüme ulaşmayı ve bunu müteakip ayrı ancak eş zamanlı referandumlar düzenlemeyi hedefleyeceklerdir. “
Yani artık büyük resim üzerinden bir al ver süreci başlamıştır. Eğer tüm başlıklarda, resmi veya gayrı resmi görüşmelerde samimiyetle bir ortak anlayış sağlanırsa, son aşamanın sembolik olacağını görmemiz gerekir. Çözüm odaklı bir yönetim düşüncesi çerçevesinde Liderlerin tüm başlıkları cesaretle görüşmesi, cesaretle tartışması ve çözüm sürecini, sonuçlandırması için sahip oldukları büyük fırsatı iyi değerlendirmesi gerekir.
San Cumhurbaşkanının da ifade ettiği üzere, Türkiye devletinin resmi politikasının çözüm olması gerçeği ve süreç içerisinde yakın istişare varlığı inanıyorum ki elde edilecek sonuç açısından dikkate değer bir nottur.
Sayın Başkan, değerli Milletvekilleri,
Siyaset çözüm üretme üzerine kurulu bir temsiliyet sistemidir. Sadece Kuzey Kıbrısın iç düzeni değil, bilinmesi gerekir ki bu adada hakim bir sürdürülemezlik düzeni olduğu açıktır. Ne kuzey ne de güney, eğer uluslararası hukuk bağlamında bir çözüm konusunda irade konmazsa, var olan durumu sürdüremeyecekler, kısa günün karı üzerinden kurulu bir yaklaşımla günü kurtarmaya çalışacaklardır.
Bu nedenle sürekli vurguladığım üzere, ya AB üyesi, eşitlik temelinde bir ortaklık devleti ile, Avrupa değerlerinde bir düzen tesis edilecektir ya da Doğu Akdenizdeki enerji kavgası üzerinden Ortadoğu girdabına kapılmış bir döneme gireceğiz.
B Planı denilen budur, var olan durumun devamıdır. B Planı istikrarsızlıktır, tehlikedir, güç oyunlarının bir parçası olmaktır. Yani yok hükmündedir.

Siyaset arzular ve mümkün olan arasında bir yarıştır. Her siyasetçi, kendi arzularını, ideolojisini izler. Ama Kıbrıs gibi bir adanın, küresel gerçeğini unutmamamız ve mümkün olan üzerinde yol almamız gerekir.

Ümit ederim yeni görüşme süreci Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar için, bir başarı öyküsünün başlangıç noktası olur.

Biz de bu konuda dün olduğu gibi bugün ve yarın da…kararlılıkla ve ciddiyetle barışın gerektirdiği sorumluluğu taşımaya devam edeceğiz.

8 Aralık 2016

Not: Cumhurbaşkanlığı Bütçesi görüşmesinde, Genel Kurulda yaptığım konuşma.