Filler Çarpışınca…

Kuzey Kıbrıs’ta, Cumhurbaşkanlığını ve Genel seçimleri Eroğlu’nun partisi UBP’nin kazanmasının ardından, yeni siyaset ve sol için yeni perspektif arayışları gündemde yer almaya başladı. Özellikle, sol gelenek içerisinde sorgulama süreci anlamında bu tür siyasi arayış ve değerlendirmelerin, her türlü özeleştiri, eleştiri girişiminin doğru metod, doğru yer ve zamanda yapılması koşuluyla oldukça yararlı olacağı açıktır.
CTP’nin son seçimlerde yüzde onbeş oy kaybına uğraması ve bir yıl ardından gerçekleşen liderlik (Cumhurbaşkanlığı) seçimini Talat’ın kaybetmesi, milliyetçilerin yeniden bir blok olarak davranması ile gerçekleşti. Özellikle Rauf R. Denktaş’ın tercihi ile oğlu Serdar Denktaş’ın partisi Demokrat Partisi’nin liderlik yarışında Eroğlu’ndan yana açık tavır sergilemesi dengenin Eroğlu’ndan yana değişmesine yol açtı.
Rauf Denktaş Talat’a özellikle iki noktada karşı çıkıyordu: 1. Tek egemenliği kabul etmiş olması, 2. birinci maddeyle bağlantılı olarak Dimitris Hristofiyas’ın önerdiği “çapraz oy” sistemine olumlu bakıyor olması.
Yüzde otuz oya sahip, CTP yanında, yüzde on dolayında oyu olan TDP (Toplumcu Demokrasi Partisi) ile düşük oy oranları olan, BKP (Birleşik Kıbrıs Partisi ) ve Türkiye’nin AK Partisi ile “organik bağı” olduğu öne sürülen Avcı’nın ÖRP’sinin Talat’tan yana oluşturduğu ittifak istenilen başarıyı elde edemedi.
Şunu açıkça not etmekte yarar var; aslında seçime katılan iki blok, Türkiye’deki siyasi bölünmenin bir bakıma yansımasıydı. Türkiye’de hükümette olan AK Parti’nin, AB sürecini destekleyen siyasi adımlar atmaya ve yasal mevzuat oluşturmaya başladığı dönemde ortaya çıkan ve Türkiye hükümeti ile askeri karşı karşıya getiren siyasi gerilim ya da kırılma, kendine kuzey Kıbrıs’ta da karşılık buldu.
Bir yanda Türkiye’nin AB sürecinin, Kıbrıs’tan geçtiğine inanan ve dolayısıyla çözüm güçleri ile dayanışmaya giren hükümet ve sivil toplum, diğer yandan ise AK Parti’nin Türkiye’de rejimi islamlaştırmaya yönelik girişimde bulunduğu iddiası ve bu duruma yasal zemin olarak AB yasalarını kullandığını düşünen askeri çevreler… Asker, kendi deyimleri ile “barikatı Kıbrıs’a kurmuştu”. Kıbrıs’ın AB sürecindeki kilit konumunu dikkate alan her iki kesim de, Kıbrıs üzerinden Türkiye’deki iktidar savaşında avantajlı bir konum elde etmeye çalıştı. 2000’li yıllardan itibaren bu savaş farklı yoğunluklarda devam etti.
2003 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle başlayan bu “iç mücadele”de, 2004 referandumu ve ardından Talat’ın 2005 yılında kazandığı seçime dek elde edilen mevziler, (Türkiye’deki AB ve çözüm yanlısı hükümet yanında TÜSİAD, TOBB gibi güçlü sermaye kesimlerinin, sol ve liberal aydınların da desteği ile), 2009 yılı itibarıyle bir bir geri alınmaya başladı. Deyim yerindeyse, 2009 ve 2010 seçimleri ile asker rövanşı almış, çözüm karşıtı, içe kapanmacı ve elbette milliyetçi düşünce yeniden hareketlenmeye başlamıştı. Kuzey Türkiye’deki siyasi kavga, ne yazık ki kuzey Kıbrıs’taki siyasi hayatın düzenlenmesine yansımış, toplum iradesine müdahale üst düzeye çıkmıştı. Deyim yerindeyse, Türkiye’deki fillerin çarpışması kuzey Kıbrıs’taki siyasi iradenin yok edilmesini getirdi.
Bu kısa veriler bağlamında, siyasetin adanın kuzeyinde yeniden şekillenmesi için, toplumun en dinamik ve donanımlı kesimi olarak sol’un bu süreçteki rolünü tanımlarken, içinde bulunulan koşulların, yani adadaki statükonun göz ardı edilmemesi gerekiyor. Statüko’ya Kıbrıs Türk toplumunun yüklediği anlam, çözümsüzlük (yani adanın bölünmüş halinin) koşullarının devamı ve bu koşullar bağlamında ortaya çıkan sosyo ekonomik ve siyasi anomalilerdir.
Dolayısıyla bu koşullar devam ettiği sürece Kıbrıs Türk solu’nun asli rolü, statükoya yeni bir alternatif üretmek değil, statükoyu ortadan kaldırmaktır.
Kıbrıs Türk sol’u, Kıbrıs Türk toplumunun toplumsal varlığını, kimliğini ve gelişmesini siyasetinin merkezine alarak; adanın kuzeyinde “yaşayan” her bir bireyin yaşam koşullarına dair düşünce ve siyaset üreterek; toplumsal varlığın ve kendi kendini yönetmenin tarihsel ve coğrafik nedenlerle en rasyonel modelinin adanın, siyasi eşitliğe dayalı bir federasyon çatısı altında birleştirilmesi olduğu düşüncesini yeniden yeşerterek; ezilenden yana, sömürü ve baskıya karşı, insan hak ve özgürlüklerinden asla ödün vermeden, demokrasinin her anlamda ve alanda geliştirilmesi adına her türlü mücadele için vardır. Bu bağlamda AB üyeliği, refah ve toplumsal kimliği korumanın, dünyaya entegre olmanın ve gelişmiş yaşam standartlarını topluma sunmanın somut bir yolu olma adına oldukça önemlidir.
Bu noktada ortaya çıkan sorun, günlük hayatın yönetimi ve halkın beklentilerinin karşılanmasıdır. Kıbrıs Türk sol’u elbette bu alanı boş bırakıp sorumluluktan kaçamaz. Günlük hayatın yönetimi ister istemez kendi içerisinde ciddi zorluklar taşıyan bir konudur. Bu konuda atılacak adımların toplumun beklentilerini karşılayacak bir projeye dönüştürülmesi ve bütünlüklü (Kıbrıs sorunun çözümü gözetilerek) bir projenin unsurları olarak gelişen olay ve sorunların yönetilmesi kaçınılmazdır.
Bu bağlamda, Türkiye hükümetleri ile olan ilişkilerin karşılıklı saygıya dayalı bir modele oturtulması yanında, bugünün koşullarında Kıbrıs Türk toplumsal varlığının korunması adına Kuzey Kıbrıs yönetiminin Türkiye Devleti’nin kurumları bağlamında değil, doğrudan Kıbrıslı Türklerin kendi yönetimine devredilmesi, bedeli her ne olursa olsun zorunludur. Çünkü, toplumsal varlığın kurumsallaşması ancak bu yolla mümkündür ve ayakta kalabilmek için buna ihtiyaç vardır.
Yoksa Kıbrıs Türk kimlik erozyonunu kontrol etmek mümkün olamayacaktır.