Meslek hayatını Ankara’da sürdüren, şahin/milliyetçi bir çizgisi olmakla birlikte hamaset üretmek yerine, okunabilecek nitelikte yazıları ile gündeme gelen gazetecilerdendir Yusuf Kanlı. Ankara’nın Kıbrıs’a dair bakışını, derdini, derinini, tercihini, eğilimini biraz biraz almak mümkündür . Devletçi, KKTC’ci, AKP karşıtı iyi UBP’lidir.
Son yazısında Kosova modeli veya KKTC’nin tanınmasına dair olası gelişmeleri ortaya koyuyor. Diplomatlar arası ilişkiler, konuşmalar…
Hepimiz biliyoruz Talat Hristofiyas görüşmeleri, belli bir feslefeye dayanan bir çözüm modeli, kurgulama süreciydi. Tek egemenliği ve tek uluslararası kimliği olan; çözümle birlikte ortaya çıkacak iki yeni ve birbirine eşit kurucu devletin iki ayrı bölgeyi yönettiği ortak bir federal devlet. Siyasi eşitliğin belirgin bir şekilde öne çıktığı, sayısal katılımlar ile düzenlemelerin devletin işlerliğinin ve fonksiyonunu bozmayacak ve eşitliği gözetecek şekilde biçimlendiren bir kurgu.
Başta Cumhurbaşkanı Talat olmak üzere, her iki lider de federasyonun, Kıbrıs adası için en rasyonel çözüm modeli olduğundan hareketle, temel ilkeler saptandıktan sonra önemli olanın kavramlar üzerinde tartışmak değil, somut yetkilerin nasıl şekilleneceği üzerinde çalışmak olduğunun bilinciyle hareket etmiştir.
İnancım odur ki, Kıbrıs Türk müzakere tarihinde ilk kez akılcı ve yapıcı bir yaklaşımla, Kıbrıslı Türkleri “merkez”e alan ve bunu Türkiye’nin etkin kordinasyonu ile ortaya koyan bir duruş oluşturulmuş; sergilenmiştir.
Talat’ın stratejisini ve ortaya koyduğu tezlerin aslında ne KKTC’yi yıkmak ne de Türkiye’nin çıkarlarına ters düşmek olduğunu, müzakereler ile biraz ilgilenen herkes biliyordu. Müzakerelerdeki, ısrarlı ve kararlı duruşu; Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliği ve varlığını tartışma konusu yapmaması; Türkiye ile güçlü ilişkiler içerisinde olması da biliniyordu.
Bu kararlı ve etkin duruş karşısında milliyetçi cepheden ve spekülatif sol’dan gelen eleştirilerin yarattığı kaos, yeni belirsizliklere gebe bir ortamın doğmasına yol açtı.
Eroğlu dönemi, Yusuf Kanlı’nın ısrarla ve heyecanla arayıp da ne olduğunu bulamadığı B planı dönemidir. (http://www.kibrispostasi.com )
B Planı: Kosova’dır, Ahtisaari’dir, ayrılıkçılıktır, hamasettir, olmayacak dua’ya amin demektir. Biraz tarih ve coğrafya bilinci olan aklı selim insanın bir toplumu (hatta birden çok toplumu) milliyetçi çatışma kültürünün tehlikeli sularına sürüklemesine izin vermemek gerekir.
Anlaşıldığı üzere yeni tez de zaten, Eroğlu’nun yıl sonuna kadar masada “biz çözüm isteriz” demekten başka birşey yapmadan oturması, ardından bakınız biz size yıl sonuna kadar bu işi bitirelim demiştik madem ki bitmedi günah bizden gitti deyip, o güne kadar yapılacak diplomatik girişimlerle ayrılıkçılığın uluslararası kabulünün yaygınlaşması üzerine elde edilecek sonuçlara bağlı olarak, kulaklara bizi tanıyın diye fısıldamaktır. Sonucun vahim olacağı elbette günü geldiğinde anlaşılacaktır.
“Çözüm isteyerek kararlı duruş sergileyecek” olan Eroğlu’nun, Hristofiyas’ı çözümsüzlükle suçlayacak olmasının yatacağı gayrı ciddi görüntü ve uluslararası oyunun nasıl birşey olduğu o gün bir kez daha anlaşılacaktır. Uluslarası ilişkilerde haklı olanın her zaman kazanmadığını dosta düşmana, Mavi Marmara gemisi Gazze Yardım konvoyu ile bir kez daha gösteren Türk Dış politikasının, büyük bedeller ödemeyi göze alarak, yeni maceracı bir işe girişmeyeceğini temenni etmekten başka bir şey elimizden gelmiyor.