8 Aralık’a doğru… Manifesto: “Değişim Yolu”

“Solun, sosyalizmin, dünyayı değiştirmek derdi var. Bunun bir parçası da kendini değiştirmektir. Sosyalizmin zengin mirasının nadide mücevheri, dünyayı-toplumu kurtarma davasını, özgürlük davasını insanların kendi kendilerini kurtarma davasıyla, özgürleşme davasıyla birleştirmesi, kısacası kurtuluş davasını dışsal kurtarıcılardan kurtarması değil mi? Kendine hep yeniden dönüp bakmak, özeleştiri, bunun için sosyalist düşüncenin aşısıdır.”
Tanıl Bora.

‘Yeni dünya’ şartlarından kopuk , ‘eski dünya’ ülkesinin insanları olarak, Kıbrıslı Türk toplumunun toplumsal varlığını ve barışı” temel mücadele ekseni olarak kabul ediyoruz.

Eşitlik ve özgürlük ilkeleri çerçevesinde adil dünyayı, yarına dair güzel sloganlar olarak değil, bugün için yaşam pratikleri olarak hedeflemekteyiz.

Eşitliğin ve özgürlüğün, her bağlamda temel yaşam ilkeleri olarak kabul edileceği bir iktidar ve muhalefet anlayışı üzerine kurulu bir mücadele eksenidir bizimkisi…

İktidar ve muhalefet ilişkisini birbirinden ayırmayan, karşılıklı etkileşimini algılayan, özellikle iktidarda iken muhalefet kültürünü içinde taşıyan, yani sürekli olarak eleştirel akılla süreçleri analiz eden, sorgulanmaktan ve sorgulamaktan kaçınmayan, bunun olanağını, iklimini yaratan bir anlayış inşa etmemiz kaçınılmazdır.

Bu anlayış, hem partimizin sürekli gelişimini ve mücadele azmini diri tutacak, hem de hükümetin daha verimli olmasını sağlayacak önemli anlayış farkı yaratacak bir unsurdur.

Soru sormadan, sorgulamadan, nedensellik ilişkisi kurmadan, olayların sadece sonuçları ile ilgilenmek sorunların yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir.

Gerek ülke gerekse parti sorunlarını neden sonuç ilişkisi ve diyalektik yöntemle değerlendirmeden, sosyalistlerin mücadele hattı belirlenemez.

Sadece var olan sorunların çözümüne bir nebze katkı sağlama gibi, aşırı iyiniyetli ve saf düşünceler, solun sisteme entegrasyonundan başka bir şey üretmez. Koşulların analizi ve mücadele hattı belirlenmeden, günlük siyasi reflekslerle siyaset yapma niyeti, istemeden de olsa sisteme kurban edilmiş bir hareketin çözüm üretmeyen çabalarına indirgenecektir.

Bu anlamda, sol kendi felsefesi ve dünya bakışıyla olayları kavrayıp, sorunlara çözüm üretir.
Bu anlamda, ezen-ezilen ilişkisinin ortadan kalktığı eşitliğin ve özgürlüğün hayatın her anında yaşandığı, demokratik sivil ve birleşik Kıbrıs mücadelesi bize, neo liberalizm dayattığı sosyo-kültürel değerlerden çok daha fazla anlam katar.

Neo liberalizmin ışıltılı parlak dünyasının köreltmeye çalıştığı beyinlere, gerçeğin ama sadece gerçeğin ifade edilmesi, bizim için devrimci bir görev olarak önümüzde durmaktadır.
Kıbrıs Türk halkının hak ettiği adaleti, eşitliği ve özgürlüğü sağlamak yanlı değişim için yeniden yapılandırılmış bir yönetim ve anlayışa yol alacak şekilde adım atmak bugünün görevidir.

Nasıl bir parti istiyoruz?

Bu soru sorulmadan ve sorunların kaynağı tanımlanmadan çözüm üretmek elbette imkânsızdır. Bugün partimizde yaşanan sorunların başında yapılanma eksikliği ve siyasi liderlik boşluğundan kaynaklanan “hizipleşme ve dışlama” olguları gelmektedir. İster kişilikler çarpışması yüzünden olsun, isterse de bazı parti politikalarında görüş ayrılığı nedeniyle olsun hiçbir grubun parti içinde ayrılıkçı bir tavırla hareket etmesi, diğerlerini ötekileştirmesi, dışlaması kabul edilemez.

Partide yaşanan hizipleşme ve dışlama bir yönetim, bir anlayış, bir kültür sorunudur. Partimizin geleneklerine aykırı, kucaklayıcılığı yok sayan bu anlayış açıktır ki sürdürülebilir değildir.

Partimizdeki bütünleşme sorunları ve bunları gözardı etme eğilimi, kararsız kalma tavrı, tüzükten ile programdan yana tavır almama gerekçeleriyle 28 Temmuz seçimlerinde Merkez olarak hedeflediğimiz en az yirmi altı milletvekili hedefine ulaşamadık.

En azından Lefkoşa, Mağusa ve Girne'de kaybettiğimiz milletvekilleri bizi reformlar için "tek başına iktidar" hedefinden uzaklaştırmıştır. Hatırlayacak olursanız, UBP'nin tamamen dağıldığı, DP'nin ne yaptığını pek bilmediği ve TDP'nin savrulduğu bir tarihsel dönemeçte, tarihimizde belki de ilk kez tek başına iktidara gelme şansını yanlış liderlik yüzünden yitirdik.

Yine aynı şekilde Lefkoşa Belediye seçimlerinde, tabanı harekete geçirememe ve Lefkoşa örgütündeki sorunlar nedeniyle, seçimlerden 15 gün önce Kampanya ekibinin yarattığı olağanüstü durum toplantısının yarattığı etki ile elde ettik.

Bu noktada tüm ilçelerden örgütlerimizin ve kadrolarımızın Lefkoşa seçimlerine yönelik yaptığı ciddi katkı sonucu belirlemiştir.

Çok ağır şartlardan geçip bugünlere gelen ve Kıbrıs Türk toplumunun sigortası olan CTP’nin tek bir kadrosunu dahi kaybedebilecek lüksü yoktur.

Partimizin tüm üyelerinin her konuda aynı düşünmesi elbette beklenemez. Ancak tüm üyelerinin “temel konularda” aynı düşünmesi partimizi bir grup insandan parti haline getiren bileşendir.

Farklılık içinde birlik…

Farklılıklarımızı bir parçalanma, ötekileştirme, iktidar için araç haline getirme, rakipleri ekarte etmek için kullanma yöntemi bizim yöntemimiz olamaz. Farklılıklarımızı ‘ortak değerlerimiz temeli’nde hepimizi birleştirmek için kullanabilmenin yolu yeni, demokratik, şeffaf bir yönetim anlayışından ve yeniden yapılanmadan geçer. Birlik esastır, farklılık içinde birlikse gerekliliktir. Bu anlamda ana varoluş eksenimiz ‘farklılık içinde birlik’ olacaktır.

Kimlik bunalımını aşmak…

Partililerimizi yeniden birleştirecek, iç sorunlarla vakit kaybetmesi yerine ülke sorunlarına yoğunlaşmasını sağlayacak yegâne yöntem ise, partinin içinde bulunduğu kimlik bunalımından çıkmasıdır. Partimizin ekseni, Tüzükle belirlenen amaçla çizilmiştir. CTP, sosyalist ilkelere ve değerlere bağlı kalarak toplumumuzun varlığını sürdürmesini ve barışı, Kıbrıs’ın federal çözümle birleşmesini hedefleyen bir kitle partisidir.

Partimiz, ülkemizdeki demokratik değerlerin en önemli savunucusu olarak, ister hükümette olsun, isterse de muhalefette tüm uygulamalarında bunu esas alır. Bu eksenin değiştirilmesi, bu amaçlardan az da olsa sapılması partide bir kimlik bunalımına yol açar.

Partinin yazılı siyasi çizgisi ile geleneklerinin kazandırdığı siyasi kimlikten uzaklaşması hem üyelerini ve sempatizanlarını ‘Neden ben bu partideyim?’ gibi sorgulamaya iter hem de seçmenlerini tercihlerini partiden yana kullanmak için isteksiz kılar.

Siyasi kimlik bunalımı, partimizin siyasi çizgisine yani ideolojik yapısına sıkı sıkıya bağlı kalmakla aşılabilir.
Bu anlamda biz her icraatımızda, her açıklamamızda, atacağımız her adımda emekçiden, ezilen kesimlerden, mağdur olan kesimlerden, kimliği tehlike altındaki bireyden, gruptan veya halkımızdan yana açıkça ve cesaretle tavır koyacağız.

Bu ülkenin esas unsuru, siyasetin öznesi ve geleceğin belirleyicisi halkımızdır. Halkımızın çıkarı, sesi ve talebi üstünde bir güç tanımamız siyasi kimliğimize ve geleneklerimize birebir aykırıdır. Sosyalist bir parti olarak iş dünyası ile çatışmak bir amaç veya bir başarı değildir. Emeğe saygılı bir iş dünyası ile yapıcı diyaloğun önemli olduğu açıktır. Ancak aynı çevrelerce manipüle edilmeyi reddediyoruz.

CTP değişimin partisidir ve hem toplumunu hem de kendini değiştirip geliştirmeyi ana görev bilmektedir. Ancak “değişim yerine başkalaşma”, özünü yitirme, ideolojik erozyon bizi kesinlikle istediğimiz hedefe götüremez.

Bu noktada kendi farklılığını, kimliğini yitiren bir parti kendini reddeden, kendi çürüme sürecini başlatan partidir. Kabul edilemez.

Nasıl bir ülke istiyorsak öyle bir parti kurmalıyız.

Demokratik bir ülke mi istiyoruz? O zaman demokratik bir parti kurmamız lazım. Partimizin Tüzüğünün gerektirdiği demokratik katılımcılığı dahi sağlayamayan bir anlayış ülkeyi katılımcılığı sağlayarak nasıl yönetebilir? Özgürlükçü sol düşünce, partimizde başkan merkezli bir yapılanmayı ilkesel olarak reddeder. Cumhuriyetçi Türk Partisi bugünlere, ortak akıl ve ortak karar geleneği sayesinde geldi.

Peki biz bu ortak aklı iki yıldır hayata geçiremedik. Neden bir dönemde üç kez MYK değişti, ya da üç kez MYK'da düzenleme oldu. Neden uyum sağlamadı… Bu soruların cevabı ne yazık ki, 2011 Kurultay sonuçlarında saklıdır. Çünkü ne yazık ki tüm partiyi kucaklama kültürü yerini, kurultay sonuçlarındaki kısmi desteği kucaklamaya, kimseye güvenmemeye bıraktı.

Tarihimizde ilk kez partimizde sosyalist olmak, emekten, ezilenden yana olmak küçümsendi ve bu tavır hakim kılınmaya çalışıldı. Böyle bir rezalete son verme çabaları, ne yazık ki yanlış bir akıl yürütme ile sağı ürküteceksiniz denerek, solun tamamen değersizleştirilmesine dönük bir tavra dönüştürüldü.

Partimizin seçim ittifakı için oluşturduğu konseptin parti kimliğine dönüştürülme çabaları çağdaş ve yeni; ancak emekten, ezilenden, mağdurdan yana olmak eski, bitmiş, statükocu olarak lanse edildi.

Partimizde "seçim kazanmak" için her yol mübah kültürü yaygınlaştırılmaya çalışılarak, ciddi anlamda ahlak ve ilke erozyonu yaratıldı ve parti bütünlüğü sarsıldı. Bakınız, CTP'liler nasıl olsa cepte, biz sağa bakalım sağa uygun siyasetler, ilişkiler üretelim dolayısıyla onları memnun edelim ki kazanalım gibi bir görüş baştan sonra ilkesiz, baştan sona ahlaksız ilişki ve ortamların türemesini getirdi.

Seçim kazanmak kolaydır oysa. İlke olmadan, ahlak zafiyeti ile iş bir matematiğe dönüşür. Ama bu bizim işimiz, yöntemimiz ve tercihimiz asla olamaz ve olmayacaktır.

Parti Meclisimiz, Kurultay’dan sonra en yüksek karar alma organıdır. Bugün bir tür danışma kuruluna dönüştürülen Meclis, en yüksek karar alma organına yeniden dönüştürülecektir. Parti Meclisimiz hem hükümetin temel politikalarını belirleyecek hem de partimizin tüm icraatlarının takipçisi, belirleyicisi ve denetçisi olacak. Parti Meclisinin genişletilmiş toplantılar yapması, İlçe Örgütlerinden Meclis toplantılarına daha çok katılımın sağlanması bir ilke olarak uygulanacaktır.

İlçe Örgütleri, aynı Parti Meclisi gibi danışma veya parti politikalarını uzaktan izleyen mekanizmalar değil, parti politikasını aşağıdan yukarıya belirleyen, oluşturan kurullar haline getirilmelidir.

Güçlü bir merkez örgüt, İlçelere ve diğer örgütlere sözünü dinleten değil alttan gelen öneri ve görüşleri tüm partide tartıştırıp uygulayandır.

Ülkede kendi alanında en donanımlı, en yurtsever ve en fedakâr kadroların çoğunluğu partimizdedir.

Demokratik olmayan yönetim biçimleri, kadrolarımızı atıl hale getirmektedir. Bağlı olduğumuz sol düşünce ve ahlak anlayışı bize, partideki her bireyin görüşünü duymayı, dinlemeyi, tartıştırmayı ve partinin onayı durumunda uygulamayı gösteriyor. Bunu başaracağız.

Ne ortak akıl üretmekten geri duracağız ne de genel politikalarımız çerçevesinde bireysel veya örgütsel inisiyatif alınmasından rahatsız olacağız. Birbirimize güveneceğiz, ancak güvenin gerektirdiği koordinasyonu hiç eksik etmeyeceğiz.

Üyelerimizi hakir görecek, duymayacak, görmezlikten gelecek, marjinalize edecek bir anlayışın daha fazla sürdürülmesi kabul edilemez.

Bunun yanında parti profesyonel kadroları sadece günlük işlerle uğraşan değil proje üreten, parti politikalarının hayata geçmesi için uğraş veren yeni yönetim anlayışının bir parçası olacaktır. Her bir bireyin kapasitesi ve yaratıcılığı, toplamda CTP’nin kazanımı ve halka hizmeti olacaktır.

Ötekini gözetmeyen vicdanlar adalet üretemez…

Kıbrıs sorununu çözme yolunda atılan adımlar önemlidir. Ancak şunu açıkça ifade etmekte yarar var ki, Kıbrıs sorunu müzakere yöntem ve söylemleri tarafların katı olmazsa olmazları nedeniyle kendi statükosunu oluşturmuştur.

Sorunun çözümünde bahsedilen statükonun dışına çıkılarak ezber bozucu yeni Kıbrıslı söylemler ve insancıl süreçler programlanmazsa, çözüm fiili bölünmüşlük üzerinden ayrık yapılar üzerinden kurgulanacaktır.

Olası bir birleşmenin Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarına faydası, yapay bir ilerlemeden öteye gitmeyecektir. Mesele, ne yazık ki bir mühendislik projesine indirgenmiş müzakere süreçlerinin dışına çıkabilecek sosyal yakınlaşma, kültürel tanınma ve yaratıcı buluşma programları ve ezber bozucu alternatiflerle hareket edebilmektir.

Etnisite ötesi bir anlayışla, bileşik Kıbrıs’ın bütün yurttaşlarının ihtiyaç ve çıkarları sorumluluğumuz olmalıdır. Etik sorumluluğumuz ait olduğumuz etnik grubun ötesine taşarak tüm ada yurttaşlarını kucaklayabilmektir.

Federal devletin acı uzlaşı değil “çare” olduğundan hareketle, hem ülkemizi hem de bölgemizi tehdit eden istikrarsızlığın kaynağı olan adanın bölünmüşlüğüne son vermeliyiz. Toplumların istikrarsız ekonomik düzenlerinin ana nedeni de yine bu bölünmüşlükten başka birşey değildir.

Bu noktada "ötekini gözetmeyen vicdanların adalet"üretemeyeceğinin sadece Kıbrıs sorununa indirgenecek bir husus olmadığı bir gerçektir. Bu konuyu özellikle azınlık ve göçmen haklarına ilişkin kılmak günümüz koşullarında çok önemlidir.

Diğerkam aklın sihri… ya da insan olabilmek için!

Kabaca, bir "öteki"ne kendinden fazla ya da en az kendin kadar değer verebilmek ve “öteki”nin sorumluluğunu üstlenme yetisi olan diğerkam olma hali ya da diğerkamlık, sosyalist felsefenin özüne tekabül etmiyor mu? Bu bağlamda bahse konu ifade, Kıbrıs sorunu veya toplumsal sorunları ele alma ve yönetme süreçlerinde bizim için köşe taşı bir kavrama dönüşüyor.

CTP’yi yeniden kuracağız. Yenilenen CTP ise yeni bir ülke kuracak.

Dinamik bir CTP kuracağız. Yeniyi bilen, yeniyi isteyen, geleneklerini gözeten dinamik bir CTP… Partimizin temeli ve entelektüel hazinesi olan, partimizi en ağır şartlarda günümüze taşıyanlar CTP’nin sağlam temeli olacaklar.

‘Genç-yaşlı’, ‘bıyıklı-bıyıksız’ gibi çirkin tartışmalara yol açan ayrımcı ve hizipçi anlayışı aşmanın yolu tüm kadrolarımızın yönetime daha fazla katılımını sağlamaktır.

Biz 2013 yılında kurulan bir parti değiliz. Biz 1970 yılında kurulan bir partiyiz. Bu bizim gurur vesilemizdir. Bu bizim ilham kaynağımızdır. Bu bizim danışacağımız, örnek alacağımız, ilham alacağımız bir zenginliktir.

CTP’nin bu kökleri olmadan var olması mümkün değildir. Ancak yeni kadrolar olmadan partinin yaşamına devam etmesi de mümkün değil. Bir başka tehlikeli yaklaşım da eski ve yeni kadroların çatışmasında yatıyor.

Bu nedenle yaş hizipçiliğine girmeden, bilgi, yeti ve emek oranında tüm kadroların değer bulacağı bir zemini hazırlamak başkanın görevidir. Hiçbir kimse genç olduğu için değerli, yaşlı olduğu için değersiz sayılamaz. Kimse genç olduğu için göreve hazırlıksız sayılamaz. Ama seçimle görevini yürüten hiçbir üyemiz de dışlanamaz.

Üye merkezli CTP…

Artık başkan, genel sekreter, milletvekili odaklı parti yerine üye merkezli bir CTP kurulacak. Dünyada nerede bir CTP’li varsa, orada CTP’nin siyaseti konuşulacak. Her bir üye partiye katkısını hissedecek, parti politikalarının parçası olarak faaliyet yürütecek.

Halkımız kendini atılmış, itilmiş, kandırılmış hissediyor. Yenilenen CTP halkın umudu olacak. Dünyanın neresinde bir Kıbrıslı Türk varsa, CTP orada olacak. Dayanışma için, umut olmak için, hayalleri hayata geçirmek için orada olacak.

Hayal kırıklığı yaratmak, rejime teslim olmak, statükonun parçası olmak, resmi söylemin savunucusu olmak için değil, direne direne, halkla omuz omuza ezberi bozman bir CTP olacak.


Özetle…

 Arkadan gelen, gelecek olan gençlerle, yeni proje ve fikirlerle büyüme trendine girecek olan bir CTP
 Kadınların, gençlerin daha aktif görev yapabileceği, partiye daha sık geleceği, kendini ifade edebileceği bir CTP
 Şeffaf, üyelerini bilgilendiren, onlardan bilgi alan, onları dinleyen, bütünleşmiş bir CTP
 Çatışan değil dik duran, ideolojisinden sapmadan toplumun karşısına açık alınla çıkabilen bir CTP
 ‘İsim’ler etrafında değil, parti programı, tüzüğü etrafında birleşen, parti içinde ve dışında barışık bir CTP
* Toplumsal cinsiyet eşitliği ve LBGTQ bireylerinin haklarına yönelik daha görünür ve etkili çalışan bir CTP
* CTP gibi bir CTP…

Nasıl bir parti yapılanması? Öneriler/düşünceler…

CTP için yeni bir örgütlenme modeli oluşturmalıyız. Bu modelin temel prensipleri şunlardır:
 Kolektifçalışma ve yetkilerin konulara göre paylaşımı,
 Tabanın siyaset üretimine katılmasının olanaklarının sağlanması,
 Kararların tabanın katılımcılığı ile alınması, bunun planlanması,
 Parti profesyonellerinin uzmanlık alanlarına kaydırılması, yapılandırılması,
 Sosyal sorumluluk projeleri ile halkın sorunlarına “yerinde ve anında çözüm üretme” yönünde proje üretilmesi,
 Bölge örgütlerinin, halkın yerel sorunlarını öne çıkaran çözüm odaklı bölgesel politika üretmesi
 Üye, partinin sahibidir. Partinin kendisine olan sorumluluğu, yani bilgilendirme, danışma ve katkı alma imkânları yaratılacaktır. Üyenin görevi tanımlanacak, sorumlulukları genişletilecektir.
 Başta Başkanın olmak üzere, tüm seçilmişlerin ardışık görev süreleri sınırlandırılacak, farklı kadrolara da görev imkânı tanınacaktır.
 Disiplin müessesesi yeniden tanımlanacak,etkin kılınacak, uzlaşma ve etik kurulları kurulacaktır.
* Organ kararlarını sulandırmak, dikkate almamak, geçiştirmek, parti içi demokrasiye yönelik en büyük ihanettir. Katılımcı anlayış başka, karar organlarının çalıştırılmaması başka bir konudur. Bu süreçte gerçek anlamda parti için demokrasi çalıştırılacaktır.
* Parti Meclisi, Meclis Grubu ve Merkez Yönetim Kurullarının daha verimli çalışması, daha üretken olması ve ortak akıl araması esastır. Bu yönde yönetmelikler hazırlanacaktır.
 Eğitim çalışmaları yoğunlaştırılacak, Siyaset Akademisi mutlaka hayata geçirilecektir.
 Başkan yardımcılığı sistemine geçilecek, Genel Sekreterin görevi rahatlatılacak, MYK genişletilecek ve Gölge Kabine sistemi profesyonel anlayışla tesis edilecektir.
 Parti Meclisi ve MYK gibi üst düzey organlarda % 40diğer yapılanmalarda en az %20 kadın kotası esas alınacaktır. Kota konusu, kadınların daha etkin siyasete dahil olmalarını sağlayacak çalışmalarla desteklenecektir.

* Partinin tüm organlarında %20 gençlik kotası uygulanacaktır.
* Kadın Meclisi ivedilikle oluşturulacaktır.
* Parti yapılanmamızda, Barış Çalışmaları Merkezi gibi, partili olup olmadığına bakılmaksızın, toplumun demokrasi ve çözüm güçlerine siyaset üretme imkanı tanıyan özerk oluşumlara olanak tanınacaktır.
* Siyaset Geliştirme Merkezi kurulacak, ilçeler düzeyinde oluşturulacak olan bu yapılanma, yerel düzeyde siyaset üretimini özendirecek ve yerelden genele çalışacak bir oluşum olarak düşülmüştür. Yerelden geliştirilecek olan yeni siyasi öneriler partinin yerel ve genel siyasetinde yaratıcılığı ve katılımı geliştirme amacını taşıyacaktır.
Nasıl bir ekonomik anlayış?

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki ekonomik istikrarsızlık Kuzey Kıbrıs’ın kaderi olmamalıdır. Ekonomik yapımızdaki belirsizlik ve dengesizlikler artıkça devletin bu belirsizlikleri yok etme kapasitesi azalmakta ve bu da siyasi belirsizlikler ortaya çıkarmaktadır.

Çok daha kötü olanı ise kurumların saygınlıklarını yitirmeleri ve insanımızın siyasete ilişkin taşıdıkları olumsuz yargıların güçlenmesidir.

İşin başında doğru soruları sormalıyız ve hangi tarafta olduğumuzu belirlemeliyiz. Neoliberal politikalarla, empoze edilen reçetelerle sosyal devlet anlayışını terk edecek ve boşaltılan alanları tamamen piyasa mekanizmalarına mı bırakacağız? Artan ve ağırlaşan sorunlar karşısında ekonomik-sosyal nitelikli politikalar mı uygulayacağız yoksa sadece ekonomi odaklı çözümler üzerine mi yoğunlaşacağız?

Kuzey Kıbrıs’ta yaşadığımız sorunlar buraya özgü ama önerilen çözümler tek tip ve artık duymaya aşina olduğumuz yeknesak sözlerden ibarettir.

Belli bir ekonomik reçete uygulanmasını öneren, insanların işsiz kalmasına neden olan, sağlığı, eğitimi özelleştiren, bu nedenle insanların en temel hak ve hizmetlerden gerektiği gibi faydalanmasını engelleyen reçeteler aynı: Özelleştirme yapın, deregülasyon (kuralsızlaştırma) yapın, eğitimi, elektriği, sağlığı, her şeyi piyasaya bırakın, serbest piyasayı tek doğru sistem kabul edin, kamunun ekonomideki rolünü küçültün.

Ne yazık ki geldiğimiz noktada serbest piyasanın tek çözüm olduğu ve uygulanacağı her yerde olumlu sonuçlar vereceği bizlere dayatılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek bu “mademki solcuyuz o zaman dünyadaki ‘SOL’ siyasi partileri ve oluşumları örnek alıp onlar gibi davranalım ve bu eksende bir ekonomik program hazırlayalım!” söylemiyle dayatılıyor. Böylesi bir yaklaşım ülkemizdeki solu da umutları da toplumu da yok etmek üzere olan bir adıma dönüşmektedir.

Bakıldığında Amerika’daki Demokratlar da Fransız Sosyalistler de solcu. Uzağa gitmeye de gerek yok, CHP de solcu, Sosyalist Enternasyonal da. Hadi gel de bir ekonomik program oluştururken bu örneklerden kendine yol haritası belirler.

Ortaya sol adı altında ‘ekonomik akıl’ destekli tamamen liberal ve Kıbrıs Türkü aleyhine bir program çıkacağından kimsenin şüphesi olmasın. Bugün yaşadığımız tam da budur! Neden mi? Çok açık; Vesayet altında yok olma tehlikesi yaşayan tek biziz de ondan.

Başka bir yöntem, başka bir çözüm mümkün…

Bunu çeşitli konularda çalışan sivil toplum örgütleri ve sendikalar, akademisyenler ve uzmanlar görüyor ve söylüyorlar. İyi bir yönetim anlayışı demek devletin sosyal sorumluluk alanının daraltılması demek değildir.

Ekonominin temel kuralı “piyasa her şeyi uygun düzenler” değildir, olmamalıdır. Piyasayı devletten, özel mülkiyeti kamu/ ortak mülkiyetten ve toplumsal mülkiyetten üstün gören anlayış bizim anlayışımız olmamalıdır.

Yaşanan neoliberal süreçte en çok mağdur olan, işsiz kalan, gelirden pay alamayan kesimlerin ve bunların örgütlerinin katılım göstereceği sistemlerin kurulması gerekir.

Çeşitli sivil toplum örgütleri, paydaş gruplar, sosyal oluşumlar özerkliklerini koruyarak biraraya gelebilir ve sadece ekonomi odaklı değil, toplumcu, bütüncül yeni çözümler üretebilir; toplumsal alanı ekonomik alanın önüne koyma yolunda mesafe kaydedebilir.

Dünyanın her yerinde hükümet edenler genel politikalarını belirlerken kendi dünya görüşleri bağlamında bunu yapmaktadırlar. Ekonomik politikaların da bu kapsamda tutulması ve ideoloji ekseninde oluşturulması elzemdir.

CTP için bunun anlamı her şeyi devlet yapsın özel sektör ve sermaye yok edilsin değildir. Aksine özel sektörün yatırım yapması, ülkemizde istihdam olanaklarını artırması, vergisi ve yaratacağı artı değerlerle ülke ekonomisini geliştirmesi elbette önemlidir. Ayrıca CTP’nin özel sektörden toplanan vergilerle sosyal devleti finanse etmesi ideolojisi gereğidir de.

Ancak özel sektörü geliştirme çabasıyla teşvik adı altında sınırlı kamu imkanları ile daha da zenginleştirilmiş bireyler yaratmak yerine ülkedeki refahı artıracak yatırımlara imkan ve destek verilmesi sağlanmalıdır.

Bunun yanında da kamunun verimliliğini artıracak girişimler tüm ilgili kesimlerin de katkılarıyla ivedilikle hayata geçirilmelidir.

İnsanlığa karşı büyük sorumluluğumuz… Ekolojik kriz…

Ekolojik kriz, derin bir eşitsizliğin ürünüdür: dünyanın en zengin 1 milyar kişisi toplam fosil yakıtların %75'ini kullanıyor; krizin en ağır etkileri ise en yoksullar üzerinde büyük açlık ve sefalet olarak yaşanıyor. Neo liberal politikalar ise en zenginlerin tasarruf yapmasından bahsetmezken yoksulların büyümeyi yavaşlatsa bile fosil yakıt kullanımını azaltmaları gerektiğini bundan dolayı oluşacak büyüme açığını da ücretleri baskılayarak giderebileceklerini salık vermektedir.

Bir yandan da durum o kadar katlanılmaz hale gelmiştir ki, IMF bile dünyanın en zengin %1'inin toplam servetin %46'sına sahip olduğunu söyleyerek bir kereye mahsus "servet vergisini" tartışmaya başlamıştır.

Dünyanın kaynakları iyice tükenmişken uluslarüstü şirketler başta olmak üzere, şirketlerin kar hırsının ve sınırsız büyüme güdüsünün artık insanlığın ve dünya üzerindeki tüm türlerin varlık koşullarını ortadan kaldırmakta olduğunu ve Kapitalizmin bu haliyle artık "hayata düşman" bir sisteme dönüştüğünü vurgulamak gerekir.

NASA, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, CIA(yayınladığı son iklim raporundan sonra ilgili birim kapatıldı), çok sayıda saygın bilim insanı ve yüzlerce sivil toplum kuruluşu tarafından hazırlanan raporlara göre,
* Okyanuslardaki olağanüstü ısınmanın yıkıcı ve ölümcül tayfun ve kasırgalara yol açtığı (Filipinler) ve bunların artık Akdeniz'de de sıklıkla yaşanacağını (Sardunya tayfunu)
* Okyanuslarda besin zincirinin kopma tehlikesinin son derece yüksek olduğunu
* Her dakika 50 futbol sahası büyüklüğünde ormanın yok olmaya devam ettiği
* Hayatı patent altına alarak para kazanmayı hedefleyen şirketlerin faaliyetlerinin GDO vb. gibi insanlık düşmanı ürünler ortaya çıkardığını
* vb. vb.
anlamak ve anlamak durumundayız…

……

Kıbrıslı Türk toplumunun, toplumsal varlık mücadelesi yalnızca ekonomik veya yalnızca siyasi değildir. Bu mücadele ekonomiye indirgenerek, siyasi alan açarak yol alamaz.

Bu mücadelenin özünde insanlık onuru ve federal kültür yatar.

Kültür, dünden bugüne yaratılan toplumsal değerler kapasitesi olarak tanımlanırsa, bu alana mutlaka ekonomi de girer. Ve adanın “eşit ve adil” bir anlayışla birleşmesi, “federal kültür” bağlamında yaratılacak bir alan üzerinde gelişebilir. Bu alan inşa edilmeden atılacak adımlar milliyetçilikler arasına sıkışmış çözümsüz müzakere süreçleri ile toplumların sahte etnik çatışma varsayımı üzerine kurgulanacaktır.

Aidiyet olgusunu yeniden üretirken, farklı kimlikleri tanıyan ve önemseyen bir mücadele hattı içerisinde kültürel başkaldırı olmadan, kimliğin yeniden inşası mümkün değildir. Hiçbir kimlik durağan ve değişmez değildir. Önemli olan toplumsal kimliğin baskı altında kaldığı hegemonya alanını daraltmak için, baskın unsura karşı bütünlüklü ve değerler üzerinden direnç gösterebilmektir.

Bunun için gerekli stratejik planlama yapılmadan kat edilecek yol, Kıbrıslı Türk toplumunun hanesine yazılmayacak, Kıbrıslı Türk toplumunun kendi kendini yönetme iddiası, sosyal bir dönüşüme uğramayacaktır.

Bu çerçevede, yeni bir siyaset alanı kurgularken, insanlık onuru ve diğerkamlık referansı olmadan bir siyasi mücadele öngörmek yetersiz kalır.

Bu nedenle gerek stratejik planlama yaparken gerek mücadeleyi genişletirken, toplumsal varlık üzerine şekillendirilecek bir eksende “federal kültür” hareketi ana eksen olacak ve bu eksen, hayatın tüm alanlarına dönük projelerde belirgin bir öz taşıyacaktır.

Tam da bu noktada “vesayet rejimi”ne karşı verdiğimiz mücadele anlam kazanacak ve özgür iradenin şekillendiği yeni alanın yaratılması için yol alınacaktır. …

Asım Akansoy